AMASYA VE İLÇELERİNİN İNTERNET GAZETESİ
 
 

ANASAYFA

  Behnan KARA    

behnankara@bilgigazetesi.com

 

CAN KIRIKLIKLARIYLA….

(15.09 2007)



Hayat sürüp gidiyor.
Kimilerine göre çok güzel,
kimilerine göre meşakkatli,
kimilerine göre zor,
kimilerine göre ise yaşanmaya değer her şeyiyle..
Ya kırılan kalpler? Onarılıyor mu sizce, yerine konuyor mu kırılan parçaları!!! Yada tutturursan tutuyor mu acaba?
Biriktikçe geçiyor mu yoksa? Hissetmez mi oluyorsun zamanla her şeyi ve tüm yaşananları. Kıymet bilinmez oluşuna alışıyor mu tüm hücrelerin? Sevgiyi farklı biçimlerde mi yaşıyorsun hayatının gizli kalmış kuytularında?...
Yoksa her şeyiyle kırılmış bir vazo misali birleştirirsen geçer mi acaba? Oluyor mu? Eklenen parçaların arasından mı sızıyor?
Sorular uzayıp gidiyor? Bazen kendine sorduğun , bazen de karşındakine, yada hiç söyleyemediğin bir başkasına…
Oysa ne kadar da benziyor bir vazonun, bir bardağın, bir cam eşyanın kırılmasına kalp kırgınlığı.
Bazen AZ,
Bazen ÇOK
Bazen de TUZ BUZ…
Önemli olannnn….. diye başlayıp okkalı laflar etmek belki de anlamsız. Ya da öğüt verircesine şöyle yapılmalı demek. Belki de insan kendi karar vermeli kendi can kırıklıklarının tamirine , yada kırdığı yürekler varsa onu nasıl tamir edebileceğine, nasıl onaracağına…
Belki de zamanla unutulur haa…Şair ne demiş ” 3 gün sürer yirminci yüzyılda ölüm acısı”. Ölüm acısı yirminci yüzyılda bile 3 gün sürdüğüne göre, yaşadığımız yüzyılda kaç gün sürer ola ki…
3 gün süren ölüm acısının yanında bir can kırığının, binbir parçaya ayrılmış bir yüreğin ne hükmü olabilir ki ?
İşte hayat böyle sürüp gidiyor.
Kimilerine göre çok güzel,
kimilerine göre meşakkatli,
kimilerine göre zor,
kimilerine göre ise yaşanmaya değer her şeyiyle…
Varın kararı siz verin!!!
Ben veremedim çünkü.
 

 

EMEK, ALINTERİ VE ….

(11.09.2007)




Piribaba Kültür ve Dayanışma Derneği tarafından bu yıl düzenlenen etkinlikler çerçevesinde yapılan resim sergisi etkinliklerinin ardından yaşanan olumsuzluklar mutlaka ki bu hoş olaylar değil.Zaman zaman öfkemize yenilip insanları kırabilmekteyiz.Zaman zaman yaşadığımız çevre ve etkenlerde buna mutlaka ki etki edebilmekte. Olmasa idi mutlaka ki çok daha güzel olacaktı ama yaşandı bir kere. Ve eminim ki geçecektir de….
Yalnız önceki günlerde bir meslektaşımızın yazdığı yazıda bizi kastederek haberin yayınlanmaması gerektiğini anlatan “başkan bunu hak etmedi” başlığına çok ta anlam veremedim .Çünkü doğrusu Cengiz Başkanla bizim bir alıp veremediğimiz yok artı etkinliklerde ona yardımcı olabilmek adına nasıl koşturulduğunu da sanırım taktir eder kendileri.
Ressam arkadaşlar tarafından bir basın açıklaması yapıldı ve yayınlandı tarafsızlık ilkesine bağlılıkla .Olay bu…
Haberde Cengiz Başkan ya da Piri baba ile ilgili bir yorumumuzun olduğu ve ona haksızlık etmişiz izleniminin yaratılmak istenmesini anlamak zor. Taraf olmak gibi bir misyonumuzun olmadığını herkes bilir. Yada taraf olacaksak bunu açık yüreklilikle zaten hep yaparız. Artı emek, alınteri gibi değerlerin ne olduğunu ve o etkinliğin o güne gelene dek ne aşamalardan geçtiğini hepimiz biliyoruz. Birincisi Sevgili Cengiz Doğmuş’a da büyük saygımız var bu biline. İkincisi hiç kimse verilen emeğe saygısızlık yapamaz. Üçüncüsü kamuoyunda gazetecilerin saygısızlık yapmış gibi bir izlenim yaratılmak istenmesi bizler için çok üzücü. İlla aykırı olmak gibi bir derdi olanlar varsa keşke bunu olumlu, ve pozitif anlamda değerlendirebilseler diyebiliyorum ancak.
Şimdi gelelim olayın devamında yaşananlara..
Yapılan haberi yarın Cumhuriyette de görürsünüz deyip kendi gazetesinde bile bulundurmayan ve tek bir ressam arkadaşımızın köşe yazısını yayınlayan arkadaş şimdi bize söylemiş olduğunu kendisi yapmış olmuyor mu? Bırakın onu, yazıyı yazan ressam arkadaş diğerlerini ötekileştirerek “ tu kaka” ya varan cümleleriyle haksızlık etmiş olmuyor mu?
Yani bu ressam arkadaşlar bunu hak ediyor mu?
Hadi onu da bırakın o gazetede önceki gün yayınlanmış bir yazıyı bir sonraki gün gazete gazete dolaşıp tekrar yayınlatmak istemesi ne anlama geliyor. Bu bize yapılan bir haksızlık değil mi?
Biz bunu hak ediyor muyuz?
Şimdi ortada bir haksızlık varsa en çok ta bizlere yapıldı diye düşünüyorum. Hem de sanat hayatını anlatırken nasıl da emek verdiğini anlatıp diğer arkadaşları ve diğer gazetecileri es geçen bir ressam arkadaş tarafından. Bir gün önce başka bir gazetede yayınlanan haberi yani yayınlanmış bir haberi bir gün sonra diğer gazetelere dolaştırmanın amacı nedir?
Bu nemenem iştir Sayın Erhan kardeşim.
Yoksa bizi de mi kısa pantolonlu buldun?
Yada kendi yerinde dönüp duran karıncalara mı benzettin bizi de…
Ama şu bilinmeli ki Ne Cengiz Abi’ye, Ne ressam arkadaşlara her hangi bir saygısızlık yapmadık, yapmayız. Biliriz ki emek verilen her iş kim yaparsa yapsın mutlaka üretilmişliğin, paylaşımın ve alınterinin ürünüdür. Kimi az yapar, kimi çok, kimi kendine göre çok, kimi yapabildiğince…
Ama Emektir ve saygı duyulunmalı..
Aynı kentte yaşayan insanlar olarak her zaman hep elele,yine dayanışmacı ruhumuzla farklı etkinliklerde güzeli hep birlikte başaracağız.Yine yüzyüze bakacağız, yine emek ve paylaşımın güzelliklerini hep birlikte yaratacağız.
En doğrusu da bu zaten. Bize en çok yakışanı da…
 

 

İNSANLIK ÖLÜYOR.

(3. 09.2007)



Yaz rehavetini üstümüzden atmak vakti geldi sanırım. Sonbaharın güzelliğini içine doldurmak ve yağan yağmurun ardından havaya dolan o oksijeni içine çekmek, serinliğin ve yağmurun tadını çıkarmak gerekiyor belki de.
Nasıl güzel değil mi?
Hep böyle olsa diyo hava Tuba ara sıra.. Böyle ne serin ne de sıcak. Sonra ardından yok yaa diyor . Yok. Bizim ülkemiz gibi kaç yer var ki 4 mevsimi yaşayabilen. Her mevsim farklı bir hava farklı bir güzellik. Yok yok.. Olmasın yine dee…
Evet güzel ülkemin 4 farklı mevsiminde farklı bir hava ve farklı bir sevecenlik.
Kıymetini de çok bilmiyoruz hani…
Ya da dünya kötü.. Yoksa biz mi kirletiyoruz bu kadar çevreyi ve içimizi..
Ana haber bültenlerinde görülenler, yaşananlar, insanın zaman zaman yüreğini acıtıyor. Çıldırmış bir toplum, geleceğe umutsuz bakan gençler…
Ve yaşı geçmişlere “Nerde o eski günler” dedirtecek cinayet, şiddet,samimiyetsizlik,silah,kan içeren nice haberler. Kimsenin kimseye tahammülü kalmamış. Hiç kimse bir diğerini düşünmez olmuş. Havada bir güvensizlik ve tahammül edememe duygusu…
Hayatımızın her alanına olumsuz şekilde yansıyan bu görüntüler insanın kanını dondurtacak nitelikte ne yazık ki…
Dünyayı saran savaşlar, yeni yaptığı bombalarla övünerek “ en baba bombayı” biz yaptık diyen ülkeler, Irak’ta yaşanan aymazlık ve kaos… Yani tüm dünya ile birlikte ülkemiz de hoşgörüsüzlüğü, savaşı ve şiddeti ne yazık ki içine sindirmekle meşgul.
Ne demeli bilmem ki… Her gün yüzlerce insanın öldüğünü duyduğumuz Tv ve gazete haberlerinde ölülere ve ölü sayısına artık şaşırmıyoruz bile.
Ne oldu bize diye sormak lazım belki de
Ne oldu da böyle tahammülsüz, böyle bir güvensizlik hakim usumuza ve yüreğimize..
Bu hırs ne, bu çekememezlik, bu keşmekeş…
Üzülüyor insan..
Heryer şiddet ve kan..
Her yer güvensizlik ve tahammülsüzlük
Her yer sevgi ve hoşgörüden yoksun.
Ne demeli bilmem ki.. İnsanlığın ve çevremizin yok olduğu bir yolda her gün biraz daha eriyoruz, bitiyoruz.
Ağaç ölüyor, sevgi ölüyor,dostluk ölüyor,aşk ölüyor ve İNSANLIK ÖLÜYOR
 

 

 

 

HEYYY AYTÜL 1000 OLDUK

(27 AĞUSTOS 2007)


Kapıdan giren türbanlı küçük kıza doğrusu gıcık olmuştum. Biz sosyalistlerin ya da sosyal demokrat arkadaşların her zaman bir gıcıklığı söz konusu olmuştur bu türbanlı küçük kızlaraJ …
Benimki de o türden diyebiliriz. Siyasi anlayışımdan dolayı olaylara çok şekilci yaklaşmasam da karşımdaki insanı tanımadığım için doğrusu şekilsel durumunu göz önünde bulundurmuştum. (O türbanlı küçük kız şimdilerde 10. dalyayı kutlama telaşında)
Gazetecilik bulaşıcı bir şey ve en önemlisi de kronikleşiyor zamanla.. Yani kıyısından başladın mı bir diğer köşesine doğru adım adım yaklaşıyorsun. Ellerin mürekkep kokuyor. Sağ elinin damarları zamanla şişiyor ve yaşın ilerledikçe de gözlük camı numaran her sene biraz yükseliyor. Yani kapılmışsan bu gazetecilik sevdasına kolay kolay bırakmıyor yakanı. Yakanı bırakmıyor ama iki yakanda bir araya çok gelmiyor aslında.
Velhasılı zor zanaat şu gazetecilik…
Hikaye ye döneyim hikaye diyorum çünkü gerçekten hikaye gibi. Nerde kalmıştık. Bu türbanlı küçük kız var ya… hani şu cin gibi olan… ha o işte… kapıdan girdi bir edayla (bilirsiniz hep havalıdır zaten) ”Behnan hanım ben bu broşürü beğenmedim tekrar yapacağız “dedi…
Hayda…… (bu benim haydaaamm ama içimden tabi:) Gıcık olma potansiyeli tabi o anda iki kat birden arttı.
İşte böyle başladı hikaye yaklaşık 5 yıl boyunca neler yaşadıklarımızı ayrıntılı anlatmayacağım ama iyi kötü, çirkin güzel, paralı parasız, kah gülerek kah ağlayarak, gururlanarak, üzülerek, sevinerek geldi geçti bu beş yıl.
Aslında bilirsiniz her dalya’da yazmaya çalışırım. Ama bu defa biraz daha farklı sanırım. 1000. sayı yaaaa. Söylemesi bile güzel yahu…
Çok uzun uzadıya da anlatmayayım ,ola ki yine anlamak istemeyenler mutlaka olacaktır. Zaten zaman zaman köşelerimizde meramımızı anlattık.Farklı siyasi kimlikteki çalışanları farklı düşüncelere sahip garip bir beraberlik bizim ki.
Olamazdı ,
yürümezdi,
yok yok mümkün değil di,
Nasıl olur du yaa…
Allah allahh…
Ama başardık işte.
Ama başarıyoruz işte,
Ama başaracağız işte…E kendi şahsım adıma söylüyorum.Serde biraz solculuk varsa inatçılıkta söz konusu oluyorJ
Evet … 1000 sayıyı geride bıraktık. Birlikteliğe,dostluğa, dayanışmaya, verilen değer di bizi biz yapan nüveler.
Bizdik işte…
Hep biz olduk 5 yıldır.
Hep biz olacağız daha yıllarca….
E birilerine de teşekkür edelim değil mi?
Ali Hocam size harbi Ali Baba’sınız… Türbanlı küçük kız sana…ve Musa abi sana, usta ofsetçi ve tashih uzmanı, uykusuz kahraman… sana Adem konuştuğu kadar hızlı dağıtımcı… ha bi de bilgiden gelip geçenler ama dostluklarını hiç yitirmediklerimiz.. Aytül, Murat, Emrah, Ahmet… Biz gazetecilere başka yerlerde çok ta yaşanmayan büyük bir saygı ile yaklaşan yerel yönetici ve siyasilerimize…
ve de bizlerden hiçbir zaman desteğini esirgemeyen sevgili okurlarımıza…
TEŞEKKÜRLER
Nice dalyalara BİLGİ…
 

 

 

KEMİKLER SIZLIYOR…

(27 TEMMUZ 2007)

Evet bir seçimi daha sonuçlandırdık. Aslında AK Partililerin bile tahmin etmediği bir sonuçla karşı karşıyayız. Seçim öncesi moda olan seçim tahmin yarışlarında dahi kendilerine en fazla % 42 veren AK partililer sonuçlardan bir hayli memnun.
Tabi bir de CHP’ nin başarısızlığı ile MHP’nin tırmanışı mevcut. 70 milletvekili ile meclise girmeyi başaran MHP’liler bakalım mecliste nasıl bir hava estirecekler.
Ama sol dediğiniz sahte solun durumları içler açısı…
İşte sonuç, Sol diye halka yutturmaya çalıştığınız, şiddet,seviyesizlik dolu söylemleri halkımız ne yazık ki yemedi.Şimdi tüm kendini sol sananların şapkalarını önüne alıp düşünme zamanı… Özellikle bu sefer de diyenler , ya Baykal’a rağmen son kez diyenler, ya bir kere daha verelim diyenlerin.
Söylemleriyle halkı ya şeriat ya darbe ikilemine sokan, sahte sol gereken cevabı almıştır. Köylerde insanlara politika üretmeden şeriat geliyor, evlerinizden çıkamayacaksınız, çarşafa gireceksiniz gibi basit ifadelerle kandırmaya çalışanlara tokat gibi yanıt ne yazık ki gecikmedi. Oysa yüzyıllardır sol halkın umudu olmuştu kazansa da kazanmasa da.
Ama ya CHP öylemiydi? Başbakanın saati, eşinin örtüsü,bırakırsın bırakamazsın, rodosa kadar yüzerim, Atatürk, bayrak, asarız keseriz, savaşırız, şiddet ifadelerine eklenen MHP koolisyon senaryoları ile kendi sonunu hazırladı ne yazık ki..
İşte CHP ve MHP'nin elele vererek "darbe" ve "savaş çığırtkanlığı" yapmasına halkın verdiği yanıt ortada.
Oysa sol; birlik demekti, oysa sol; dayanışmayı büyütmekti, oysa sol bölüp parçalamak değil, birleştirici ve bütünleştirici olabilmekti, oysa sol; İMF’ye, AB’ye sığınmak değildi, oysa sol; renk, dil, din,mezhep ayrımı yapmaksızın bir arada yaşamı savunmayı hedefleyenlerdi, oysa sol; güzelim yurdumun kültür zenginliğini görebilmekti, Oysa sol; şiddete, savaşa dur demekti, Oysa sol yapıcı yönde gerçek bir muhalefeti sosyal hukuk devleti ile bütünleştirebilmenin anahtarı idi. Oysa sol; solun evrensel değerlerini içine sindirendi, oysa sol………………….
İşte sonuç ve işte sol dediğiniz partinin vehameti…
Seçim çalışmalarında meydanlarda ahkam kesen Deniz Baykal ne yazık ki ortalıklara çıkamıyor. Çıkıp ne diyeceğini de merak etmiyor değilim.Açıkçası şunu demesini bekliyorum. “Arkadaşlar.. biz gerçek sol değiliz. Hatta son seçimde bir şeylerin arkasına sığınarak, faşist söylemlerimizle, şiddet , darbe ifadelerimizle halkı kandırdık. Şu anda Atatürk’ün kemiklerinin sızladığından çok eminim. Başarısız oldum. İstifa ediyorum:”
Sizce de o günün koşullarına göre gerçek bir devrimci olan Atatürk’ün kemikleri sızlamıyor mu????

 

 

 

ÇARESİ OLAN… ÇARESİ OLMAYAN..

(14 MART 2007)
Dün bir arkadaşımla konuştuk.Esnaftı ve Maddi sıkıntıları vardı. Üzülüyorum dedi bana. O kadar da çalışıyorum, didiniyorum ama olmuyor…
Bugün ise çok daha üzgündü. Üzüntüsünü tarif etmekte zorlanıyordu. Öğrendim ki 20 yaşındaki yiğeni intihar etmiş.
Bu kadar büyük bir acı olabilir mi?
Bir anne , bir baba buna nasıl dayana ki?...
Para… Yokluğuna üzüldüğümüz, varlığına çıldırdığımız kağıt parçası.. Renkli, bir o kadar da şaşalı bir hayatın habercisi olan üzerinde çeşitli figürler bulunan hayatın vazgeçilmezi…
Olmazsa olmazı…
Kimine göre hayatın ta kendisi, kimine göre elinin kiri, kiminin ise sevgili yari….
****
Geçen hafta Sevgi Can Eğitim Merkezindeydik. Müdüre hanımla ettiğimiz sohbetten sonra haberi fotoğraflamak için eğitimin verildiği sınıflara girdik hep birlikte. Köşede genç yaşına rağmen yaşının sayısı kadar yüzünde çizgileri tek tek sayılan bir anne.
Taa Hamamözü’nden oğlunun tedavisi için km’lerce yol alan Umudu, sevgiyi her şeye rağmen yüreğinde yeşertmeyi başarabilen bir anne…
Biraz çaresiz ama inadına dik , inadına umutlu…
“ Uğraşıyoruz bakalım dedi. İnşallah bu egzersizler ona iyi gelecek… Uğraşıyoruz, uğraşacağız sonuna dek.
Umut var mıydı bilinmez gerçekte. Ama annenin gözlerinde yeşeren pırıltı umutlandırıyordu bizi de…
Şimdi başta anlatmak istediğimi sanırım anladınız.Bir şekilde bulunabilen, borçlandığında senet düzenlenebilen, çek verilebilen, arkadaşından rica ettiğin, kredi çektiğin, yokluğu yokluksa da illa ki bulunamaz olmayan para…Çaresi mutlaka ve mutlaka ki var olan para… Kiminin elinin kiri, kimine göre hayatın ta kendisi, kiminin ise sevgili yari…
Demem o ki…Çaresi olanlarla, çaresi olmayanlar anlatmak istediğim. Çaresi bulunanlar ile çaresine hiç ulaşılamayanlar…
Hamamözü’nden gelen annenin gözlerinin içine bakıp,yüzündeki çizgilerin derinliğine dokunduğunuzda bunu anlayabilmek öylesi olası ki..
O halde dahi, yüreğindeki umudu yeşertebiliyorsa, evladına baktığında “olacak biliyorum. İyileşecek diyebiliyorsa,” çaresi olana çok üzülmek çaresiz kaldığın o anı öyle anlamsız kılıyor ki...
Ama ertesi gün yine bir başka bakıyoruz hayata…
Yine Kiminin elinin kiri, kimine göre hayatın ta kendisi, kiminin ise sevgili yari oluveriyor “çaresi olan” kağıt parçası…
Ne yürek acısı kalıyor, ne de yüze yansıyan çizgilerdeki çaresizliğin donukluğu…
Yanan canlara dokunmayı bırakıp, yine ona sarılıyoruz …
“ÇARESİ OLANA…”
 


HEPİMİZ İNSANIZ…

(24 OCAK 2007)

Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine, yazdığım, “Hepimiz Hrant’ız” başlıklı yazıma bazı kesimlerden tepkiler geldi.
Kişisel olarak kabullenmeyenler oldu… Elbette buna sözüm yok…
Ama en dikkat çekici tepki MHP Ülkü ocakları Başkanı Murat Yılmaz’dan geldi.
Sayın Murat Yılmaz, “Güncel Haber” gazetesinin dünkü sayısında yazımla ve benle ilgili vermiş veriştirmiş.
Elbette bu seviyede yanıt verecek değilim. Biz bu polemikleri geçeli çok oldu. Ama bu yazıda kullandığı ifadelerde kişilik haklarıma dönük aşağılayıcı ifadeler nedeni ile “Hukuki” yoldan, hem Sayın Murat Yılmaz, hem de bu yazıyı yayımlayan “Güncel Haber” gazetesi hakkında gerekli başvuruları yapacağım. Avukatlarım bu konu ile ilgili inceleme ve hazırlıklara başladılar.
Benim bu konuda merak ettiğim, MHP’nin yetkili organında bir kişinin, bu olayı sahiplenir niteliğinde bir açıklama yapmaya neden gerek duyduğudur.
Ki, hiç kimse böyle bir ilişkilendirme yapmazken…
Bir İngiliz atasözü; “Hepimiz kırk kişiyiz ve birbirimizi biliriz.” Onun için şimdi tutup kendimi tarifle uğraşamam… Bu anlamda; yazdıklarımda; ne demek istediğimi tekrar açıklamaya çalışmayacağım, çünkü bu son derece açık. Anlayana…
Benim yazım’da da, o cenazenin arkasında yürüyen onbinlerin söylediklerinde de sağduyu ile düşünenlerin yanlış anlayacağı hiçbir şey yok. Ve yine benim yazımda da, O yürüyen onbinlerce insanda, Türk milletinin sadece katillerden ibaret olmadığını, bu ülkenin insanlarının yüreğindeki insan sevgisini tüm dünyaya gösterdiler. Türkiye’yi sahiplendiler kısacası…Bence herkesin bu insanlara teşekkür etmesi lazım.. Şunu bilmeliyiz ki, “Öncelikle hepimiz insanız.”
Benim anladığım Türk kavramı bu Sayın Yılmaz; hoşgörüyü içine sindiren, bölüp parçalamayı değil, birleştiriciliği savunan, onu bunu Türk, Kürt, Ermeni, Süryani,Rum diye ayırıp, aşağılamayan bir anlayış…
Biz bir ulusuz… Benim Türklüğümden şüphem yok… Bunu şüphesi olanlar düşünsün… Ayrıca başka ulustan olsaydım bunu söylemekten de çekinmezdim, utanmazdım… Türklüğümden utanmadığım gibi… Benim şaşırdığım, insanların anlamak istediklerini anlaması… Yoksa birilerine kendimizi inandırma telaşımız yok…
Yine başta dediğim gibi bu polemiklere de girmeyeceğim. Geçmişte bu ülkede insanlar çok gereksiz polemikler ve gerginlikler yaşadı. Biz artık kardeş kavgası istemiyoruz. Kardeş kavgalarına çanak tutmayacağız. Bu ülkenin barışa, huzura, olgunluklara ihtiyacı var.
Onun için “Ham”lıkla yanıt vermeyeceğim. Herkes bilir ki; “Kem söz sahibine aittir”
Biz bu ülke, bu halk hakkında kafa yormaya başlayalı çok oldu. Bu tür tepkilerin ağababaları ile karşılaştık. Ne diyelim; bu toplum neyin doğru olduğunu çok iyi biliyor.
Biz insanı, “İnsan olduğu için severiz.” Daha da sözümüz yoktur…
 

 

“HEPİMİZ HRANT DİNK’İZ”
(21 OCAK 2007)


“Çünkü bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz” demişsin Sevgili Hrant..
İşte belki de hayatın boyunca sadece burada yanılmışsın…
Bizim ülkemizde hep güvercinler vuruluyor…
bizim ülkede ayakkabısının altı delik olanlar…
bizim ülkede haksızlıklara boyun eğmeyenler…
bizim ülkede direnenler…
bizim ülkede söyleyecek sözü olup mazlumun,haklının ve halkının yanında olanlar…
Yaşayanlar ise Kartallar, Yaşayanlar ise Şahinler…
Onlar hep yüksekten uçuyor çünkü…

Güvercinler vuruluyor Sevgili Hrant….
Bak geçmişe yine haksızlıklara karşı çıkan ve halkın içinde,halkı için bulunan güvercinlerle dolu..
Abdi İpekçiler
Uğur Mumcular
Çetin Emeçler
Metin Göktepeler….
Ve Niceleri…
Hepsi birer güvercindi tıpkı senin gibi.
Serseri kör bir kurşunla gidişine inanmak zor.Barışa, demokrasiye, özgürlüğe, sevgiyi yaşatmaya çalışan, bunun için mücadele eden bir insana kim neden kurşun sıkar?
Bu katliamın faili yakalanan o kişi değil sadece. Türkiye’de çok renkliliği, kültür zenginliğini hazmedemeyen, diğerleri dediklerini hep ötekileştiren ve bu iklimi yaratan ,milliyetçiliği körükleyen zihinlerdir.
Tek tesellim onun katledilişinin ardından İstanbul’da ve tüm Türkiye’de özgürlüğe inanan, barışçıl insanların onun için alkış tutması.Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz ermeniyiz sloganlarının yükselmesi…
Heyyyy ermeniyi,kürtü, lazı çerkezi,süryaniyi ayıran zihniyet…
Sizlere en güzel yanıtı, Salı günü Özgürlüğe inanan, haksızlıklara boyun eğmeyen ve bu ülkede beraber yaşamı savunanlar en gür sesleriyle vereceklerdir.
Yine barıştan, yine özgürlükten yana olacak Türküleri.
Yine ayrışmaya, yine ötekeleştirmeye tepki gösterecekler.
Hoşgörünün yeşerdiği bir Türkiye isteyecekler… “Ya sev ya terk et” nidalarına inat.
İnadına Hrant Dink olacaklar…
İnadına Ermeni…
İnadına Kürt…
İnadına Süryani
İnadına Türk..
İnadına laz , Çerkez,alevi,
İnadına….
Bu ülke ona ne yazık ki sahip çıkamadı.
Mahkum etti, cezasını onayladı…
Söyledi diye , düşündü diye…

Ama en son sözü yine Halk söyleyecek Salı günü en gür sesiyle..
Ve bende…
HEPİMİZ HRANT DİNK’İZ…
HEPİMİZ ERMENİYİZ…
 

 

Vay beee..

(17 OCAK 2007)

Vay beee.. 8. dalya.. ha…
800. sayı….
Yüzlerce yazı, binlerce resim, onlarca köşeden çarpmalar, Vedat hocanın halleri, Diğer gazeteci arkadaşların hırsları…
Şule.. Aytül… Murat… Emrah… Cuma gibi genç gazetecilerin yetişmesi, haberlerin yetiştirilememesi, gülüşmeler, üzüntüler, hayal kırıklıkları, gururlar, sevgiler, dostluklar vs vs..
Ha birde Cuma abi ve ekibi (unutursam yarınki sitemini tahmin edebiliyorum)
Cuma abi Kolay gele))
Elinizde okuduğunuz sayı 800. sayı. Büyük fedakarlıklarla kurulmuş,Halk İçin Bilgi’nin yola düştüğünün, birliğin , dayanışmanın, sevdanın, sayfalara değen ellerin, gazete kokusunun hissedildiğinin 800. keresi…
Ve 1. sayıdan 800. sayıya uzanan meşakkatli yol…
800. kez alınan haz, 800. kere duyulan sevinç, 800 kere hissedilen telaş…
1000. sayıya az kalmış…
100’lü sayılarda iken birgün Tuba “abla acaba 400 diyebilecek miyiz?, bu günü görebilecek miyiz?” diye sormuştu.
Bu gün sabah 800 olmuşuz Tuba dediğimde “evet dedi büyük bir sevinçle, 1000 de olacağız, 2000’de…
Daha dün 400’ü görebilecek miyiz diye soran kişi bugün 1000’de olacağız 2000’de dedi büyük bir sevinç ve umutla…
Kendinden emin gözlerle…
Velhasılı Meşakkatli iş gazetecilik. Karşılığı ise sadece ve sadece manen.
2 satır kelam,2 güzel kare fotoğraf ve sabah ele alınan mürekkep kokulu gazete…
Emeğin, paylaşımın o inanılmaz hazzı…
800 sayı öncesi çıkardığımız ilk gazetenin o kokusunu,hala duyuyoruz biz, bu mesleğe gönül vermiş her gazeteci gibi...
Hep de duyacağız.
Yine objektif, yine tarafsız, yine yapıcı olmaya devam edeceğiz…
Yine farklı düşüncelerimizi köşelerimizde dile getireceğiz.
Yine bu gazeteyi çıkaran kişilerin farlı görüşlerde olduğunu ama ortak noktalarının İNSAN olduğunu söyleyeceğiz. Anlamayanlara inat…
Birliğin ve beraberliğin örneği olacağız Her zaman ki gibi…
Herkese yüzlerce, hatta sekizyüzlerce teşekkürler.
Verdiğiniz destek ve güven için…
Nice 800’lü sayılara hep birlikte ulaşmak dileğiyle….
 

 

SİYASETTEKİ SEVİYESİZLİK DİZ BOYU…

(11 OCAK 2007)


Siyasettteki seviyesizlik diz boyu demek aslında ne kadar doğru bilmiyorum. Ama boyu aştı demek sanırım daha yerine oturacak bir cümle..
Ne yazık ki…!!!
Milletin önünde örnek olması gerekenler insanların özel hayatlarını kullanarak, hakaret ederek ne yapmaya çalışıyorlar.
Bu kadarına da pesss doğrusu…
Önce Deniz Baykal’ın Baş örtü söylemi ile başlayan ve sayın bakan Çubuk’çunun Baykal’a eşini yanında gezdirmiyor sözleri ile devam eden, ardından Baykal’ın sepet mi yanımda gezdireyim sözlerinle şaha kalkan kadın dernekleri…
Ve en son bomba çok daha ilginç Sayın Çubukçu söylüyor.. CHP’lilerin metresleri var.. Ardından yanıt gecikmiyor tabi… Aynen şöle…Yalova Milletvekili Muharrem İnce: Baykal en saygın aile yapısından birisini sürdürüyor ona söz ediyor. Sonra çıkıp 'CHP milletvekillerinin metresi var' diyerek birilerine yaranmaya çalışıyor. Metreslerden tanıdığı arkadaşları mı var metresi olan CHP milletvekilleri mi tanıyor? Çıkıp açıklasın.”
Burada sanırım artık OHAAA….demeli insan…
Doğrusu ben başka bir kelime bulamadım..
Ya siz…?
Siyasetin yerlerde süründüğü ülkemde insanların yaşam için verdiği mücadele ile değil de , onun bunun eşi ile, türbanı ile,metresi ile ilgilenen eyyyy Milletin seçtiği vekiller, siyasiler…
Kendinize geliniz…
Bu ülkede yığınlarca aç var.. bu ülkede yığınlarca işsiz, bu ülkede yığınlarca sokak çocuğu, bu ülkede yığınlarca mağdur…
Bu ülkede hala töre cinayetleri var sayın bakan… Bu ülkede sosyal hizmetlerde yaşanan tecavüzler var.. Bu ülkede kadınlar hala şiddet görmekte, Bu ülkede tinerci yetişen yüzlerce, binlerce sokak çocuğu var.. Milletin metresini, başörtüsünü, sepetini, şununu bununu bırakın da onlara harcadığınız zamanınızı buraya yönlendirin.
Düzenin çarklarında eriyip giden binlerce insan’ın derdine çare olun.Siyaset üretin, yaşama dair, insanlığa dair,çözüm üretin. AB ve ABD güdümünde tüm haysiyetini kaybetmiş olan Türkiye ne yazık ki kültürel,manevi değerlerini de kaybetmek üzere çünkü… Sizlerde buna ne yazık ki destekçisiniz.. Siz de ne yazık ki bu değerlerin kaybolmasına çanak tutmaya devam ediyorsunuz...
Eğer siz üretmezseniz, önümüzdeki seçimlerde halkımız çözüm üretmeyi çok iyi bilir bunu biliyorsunuz değil mi?
Benden söylemesi…

 

“CEHENNEMİN DİBİNE” HARCAYACAK PARANIZ VAR MI?!!
(17 KASIM 2006)


Üslup derim her zaman. Üslup ve duruş. İnsanın tavrına,sözüne tat katan,sevimli ve bir o kadar da düzeyli yapar insanı. Nerede ne söyleyeceğini bilmenin, nerde nasıl davranacağını bilmenin, doğru sözü yerinde kullanmanın insana katacağı seviye, doğru insan, iyi insan olabilmenin koşullarından birisi.
Bu tür insanlar mevcut. Bir anne, bir baba yada bir öğretmen ya da farklı mesleklere sahip insanlar. Sözüm meclisten dışarı. Tüm öğretmenlerimizi itham etmek gibi bir niyetim yok.
Sözüm, daha önceki yazdığım yazıda öğrencisinin bilgi alma hakkını, gözardı eden ve şimdi de aynı davranışı sergileyen bir başka öğretmenime…
Velhasılı nerde nasıl davranacağını bilmeyenlere sözüm.
Sizlere emanet ettiğimiz çocuklarımızın ve yarın 10 Kasım’da Atatürk’ü anarken ona verdiğiniz ya da vereceğiniz ”yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözü ne yazık ki sadece sözlerde kalmakta.
Ben bu hocama’da hatırlatmak istiyorum sene başında imzalanan okul-aile-öğrenci sözleşmesini.
1 madde. Düşüncelerini özgürce ifade etme.
6. madde. Okulun işleyişi, kuralları, alınan kararlar hakkında bilgilendirilme.
Hocam şundan çok emin olun ki hiçbir veli çocuğunun okuldaki sizlere karşı saygısızlığı ya da sizlere olan kötü davranışlarından dolayı yanında yer almaz ve bunu sizlerle birlikte çözmeye çalışır. Ama lütfen okullarda uygulanan işleyişle ilgili çocuk bilgi istediğinde doğru dürüst bir açıklama getirin.
Okulda toplanan paraların nereye harcanacağını bilmek isteyen bir öğrenci öğretmenine “öğretmenim bu para ne için toplanıyor” sözüne bir öğretmenin verdiği yanıt ne yazık ki yine hakaret edercesine idi.“CEHENNEMİN DİBİNE HARCANAK” !!!
Soralım Velilere isterseniz… “CEHENNEMİN DİBİNE “ harcanmak üzere verecek paraları var mı?
Benim yok açıkçası. Ve bu söze karşılık bir velinin verecek parası değil,ancak ve ancak bu hocamıza söyleyecek bir sözü olmalı !! Siz nasıl bir öğretmensiniz???
Genç ve ergenlik döneminde olan çocuklara olan davranışların onları nasıl etkilediğini herkes bilir. Onlara örnek olabilmek gibi önemli bir misyonu üstlenen bir öğretmenimizin, öğrencinin sorusuna karşılık verdiği cevabı sizlerin yorumuna bırakmak istiyorum “Öğretmenim bu para ne için toplanıyor” sorusuna bir öğretmen tarafından verilen yanıt “CEHENNEMİN DİBİNE”.!!!...
Yorum sizin..!!!
Yani öğretmenim….Kürsülerde şu kadar başarı elde ettik. En başarılı okul biziz söylemleri ne yazık ki biz veliler için yeterli değil. Artık onlara örnek olabilmeyi, onlarla arkadaş olabilmenin yollarını aramalısınız Saçının tokası, ayakkabısının bağcığın rengi,eteğinin boyunun ölçüsü ya da sorduğu soruya “CEHENNEMİN DİBİNE” gibi hafif bir sözcük kullanmak yerine keşke beyinlerini keşfetmeye, kafalarının içine girmeye çalışsanız…
İnanın çok şey bulacaksınız…
 

HAK ARAYANLAR EĞİTİM YUVALARINDA SUSTURULMAYA DEVAM MI EDECEK!!??

(4 EKİM 2006)

Yeni eğitim öğretim yılı başladı. Başlayalı da birkaç hafta oldu hepimizin malumu…lakin ne yazık ki, yeni eğitim öğretim yılının başlaması, eski defterden okumayı engelleyemedi
Yine okul kavgaları, yine vara yoğa para toplama durumu ve yine rant kapısı haline getirilen okulların bu içler acısı halinden şikayetçi olanların şikayetlerini her nedense yetkili mercilere bir türlü ulaştıramaması…
Vaziyet aynı yani. Yeni olan sadece eğitim öğretimin yılı…
Asıl değinmek istediğim konu ise farklı. Okullarda sindirilmiş,sorgulamayan, ezberci öğrencilerin yetişmesine fırsat sunan ve hakkını aradığında ise “ Burası hak arama yeri değil” gibi bir öğretmene asla yakışmayacak sözlerin sarfedilmesi...
Sorarım size sayın öğretmenim!!!..
Gelişme çağında bir öğrenci hakkını aramayı, sorgulamayı, eleştirmeyi nerden ve nasıl öğrenecek.!!!
Sizin öğrencilerinize kazandırmak istediğiniz şey sadece ezberci bir eğitim anlayışından öteye gitmeyecek mi???
Hakkını arayan öğrenciye de verdiğiniz yanıt, azar ve hakaretten öte olamayacak mı???
Okul sadece derslerin öğretildiği bir kurum değildir sayın öğretmenim!!! Bunu her fırsatta kürsülerden sizler kendiniz söylüyorsunuz. Çocuklarımızı geleceğe en iyi şekilde hazırlıyoruz” diye…
En azından bizler bunu böyle biliyoruz ve aslına bakarsanız da böyle bilmek istiyoruz .
Geleceğe hazırlıyoruz dediğiniz öğrencilere hakkını aradığında ya da bir konu ile ilgili bilgi almak istediğinde “Burası hak arama yeri” değil diyerek mi geleceğe hazırlıyorsunuz onları .?
Sesi çıkmayan, hiçbir konuda hakkını aramayan, sorgulamayan,düşünmeyen ve ha bire verilen dersleri ezberleyen gençler…
Asıl yetiştirmek istediğiniz öğrenci tipi bu mu öğretmenim!!!
Eğer buysa veliler böyle öğrenciler yetiştirmenizi istemiyor. Sene başında öğrenci-veli-okul sözleşmesi imzalandı her üç tarafın da imzasıyla. Orda öğrencilerin hak ve sorumlulukları bölümünün ilk maddesini lütfen tekrar okuyunuz.
Bakın ben aynen yazıyorum sayın öğretmenim
1 madde. Düşüncelerini özgürce ifade etme.( Bu size bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum)
6. madde ise aynen şöyle Okulun işleyişi, kuralları, alınan kararlar hakkında bilgilendirilme.
Hatırladınız mı!!!?
Eğer hatırlamadıysanız ben hatırlatayım istedim. “Burası hak arama yeri değil” Burasını değirmen mi sandın!! gibi ifadeler yerine, bunları öğrencilere anlatmak ve açıklamak zorundasınız siz. Okul sadece kitap defter,kalem silgi’den ibaret değil.. Ola ki öyle düşünüyorsanız biraz daha düşünmenizi öneririm.
Aksi takdirde hak aramaya kararlı gençler haklarını bir şekilde ararlar, aramak zorundalar.
Bu da pek tabii ki en çok haksızların hoşuna gitmez…
 

 

FİLİSTİNDE YAŞANANLAR İNSANLIĞIN
VİCDANINI SORGULUYOR…

(4 AĞUSTOS 2006)
Her Tv kanalında bombalanmış şehirler,paramparça olan vücutlar, çocuklarının başlarında ağlayan çaresiz babalar anneler, kan, vahşet….
Neden öldürüldüklerini hiçbir zaman anlayamayacak olan çocukların görüntüleri….
Dünyanın gözünün içine baka baka Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme zamanı olduğunu belirten Rice ve Roma barış konferansında alınan “savaş izni” ile yapılan vahşete destek çıkmaları...
Ve sessiz ülke yöneticileri , sessiz insan çoğunlukları…
Tıpkı üç maymun gibi duymuyor, görmüyor, bilmiyorlar...
Dünya’nın sesi kesildi sanki, tek güç ABD herkesi susturmayı nerde ise başardı. Ve yapılan vahşete insanların gözleri ile birlikte vicdanlarını da kapadı.
Bakar mısınız sözde adı Roma Barış konferansı olan bir toplantıda alınan sonuç şu “İsrail Roma barış konferansında savaş izni çıkardı... Bu ne menem bişeydir..
Lübnan’da ABD ve İsrail’in yaptığı vahşeti anlatan ve gazetelere gelen yine yığınlarca mektup vardı yayınlanan...
Duyun artık bizi..
Bu vahşete seyirci kalmayın...
Sizin çocuklarınız misketlerle oynarken bizim çocukların üzerlerine misket bombaları atılıyor.
Görün bizi artık görün...
Bir başka mektupta ise Lüblan’lı Sarine’nin feryadı şöyle;
Beş yüz bin civarında mülteci, okullarda ve nispeten güvenli sokaklarda yaşamı savaşı vermekte Bunun ne manaya geldiğini biliyor musunuz?, Beş yüz bin kişi buz gibi zeminde battaniyesiz ve şiltesiz yatıyor. Bir dilim ekmekten başka yiyecekleri yok. İki yüz kişiye suyu bile olmayan dört tuvalet düşüyor. Bir anlığına çıplak gerçekle yüzleşelim. Kendimizi bu insanların yerine koyalım. Onların yerinde olsanız siz ne yapardınız? Bu adaletsiz dünyanın yüzüne tükürmek gelmez miydi içinizden? Lütfen elimizden alınan yaşama hakkımızı elde etmemiz için bize destek olun. Öyle ki bizler hayatta kalabilelim ve Tanrı’nın bize bağışladığı bu kutsal topraklarda sizi bal ve sütle ağırlayabilelim...
Kısaca savaşın ve vahşetin içinde olan insanlar kendi dünyalarını paylaştığı diğer insanlardan destek bekliyor. Etkili ve yetkili mercilerden daha çok (ki onların ne yaptığı belli) bizlerden belki, tek tek, bireysel olarak...
Çığlıklarına, feryatlarına ses istiyor.
Kapanan, hükümsüzleşen vicdanların ardına dek açılmasını istiyor.
İçlerinde yaşadıkları acıya ortak olmamızı ve belki de sesimizi onlar kadar olmasa bile yükseltmemizi biraz daha...
Acımızı, sesimizi, soluğumuzu bir yerlere anlatmak, ve bir nebze Filistin halkının acılarına ortak olduğumuzu, paylaştığımızı gösterebilmek adına...
Sesimizi yükseltelim
Biraz daha,biraz daha...
 

 

BİRARADA YAŞAMI SAVUNALIM…

(23 HAZİRAN 2006)
Bu ülkede en çok ayrımcılıktan çektik…Bu milleti en çok ayrımcılık geri bıraktı… Eğitimsiz kalmışsak,işsiz kalmışsak,bozuksa yollarımız,çocuklarımızın yüzünde hüzünler varsa hep ayrımcılığın ektiği tohumlardandır.
Ulusal Kurtuluş savaşından bu yana yaşanan savaşlar ve 80 dönemindeki binlerce gencin yitmesine tanık olan bu topraklarda hala farklılığımızı bir zenginlik olarak kabul edemeyen zihniyetler var …Birileri hala birilerini; “ya sev ya terk et “ nidaları ile kovma eğiliminde…
Son günlerde ülkemizde yaşadıklarımız ve içine çekilmeye çalışıldığımız yeni oyunlar bir kez daha ayrımcılığın rüzgarını estiriyor üzerimize…
Oysa biz bize ne kadar mecburuz bilemezsiniz…
Evet biz bize mecburuz… Biz aynı topraklarda kurtuluş mücadelesini vermiş, aynı doğrultuda saf tutmuş bir ülkenin çocuklarıyız. Mücadele tarihinde dinci, sağcı, solcu,komünist,kürt,türk ayrımı olmadan kurulan bir devletin çocuklarıyız…
Son günlerde yaşanan ülke genelindeki gerginlikler kürt-türk, laik antilaik,”yas sev ya terk et”, Arabistana git” söylemleri ile ülkenin içine itilmeye çalışıldığı kaos gittikçe büyümekte.
Evet biz bize mecburuz…
Ülkesini hiç kimse bir diğerinden daha fazla sevmiyor bu ülkede. Düşüncesi, görüşü ne olursa olsun başka bir yere postalanacak,başka bir ülkeye gönderilecek yurttaşımız yok bizim. Çünkü bu topraklarda yıllardır birlikte yaşamayı başaran insanlar bundan sonra da bunu yapmak zorunda, Birlik ve beraberliği beraberce örmek zorundadır.
İşte bu doğrultuda Özgürlük ve Dayanışma Partisinin başlattığı “Bir arada yaşamı savunalım” kampanyasını olumlu buluyorum. Tüm ülke geneline her geçen gün yayılmakta ve birlikte yaşamı savunun herkes bu kampanyaya destek vermeli ve bunu bir vatandaşlık görevi olarak benimsemeli.
25’inde çok renkliliğin zenginliğini bir mitingle İstanbul’da gerçekleştirecek olan Özgürlük ve Dayanışma Partisinin çağrısına kulak veren, birlikte yaşamayı, demokrasiyi, özgürlüğü ve farklılıklarımız zenginlik olarak gören herkesi desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Sazımızla, tulumumuzla, balonlarımızla, Laz’ımızla, Çerkes’imizle, Roman’ımızla, Türk’ümüzle, Kürt’ümüzle, kadınımız, erkeğimiz, çocuğumuzla,…
25’inde gerçekleştirilecek olan büyük buluşmada doğduğumuz topraklarda karşılıklı hoşgörü, anlayış ve dayanışma ruhunu tam da ihtiyaç duyulduğu bu dönemde haykırma zamanıdır…
Haykıralım ki dili, dini , mezhebi,rengi, cinsiyeti ne olursa olsun bir arada yaşama katkısı bulunsun.
Haykıralım ki sistemin ürettiği,yeşertmeye çalıştığı bu çatışmalara bir tokat olsun..
Şimdi aynı göğü yumruklama, aynı havayı soluma ve Birarada yaşamı hep birlikte söyleme zamanı….
Sloganımız ayıranlara, bölüp parçalayanlara inat barış içinde, savaşsız “BİRARADA YAŞAM” olsun…
 

Her şey akar..

(28 NİSAN 2006)

"Her şey akar," diyordu Herakleitos.
Her şey hareket etmektedir ve hiçbir şey kalıcı değildir.
Bu yüzden "aynı dereye iki kere girmek mümkün değildir". Çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem dere hem de ben… değişmişizdir.
Evet her şey akar…
Her şey akar ve hiçbir şey olduğu yerde, ya da yapılan yerinde değildir.
Dönüp baktığımızda yapılandırdığımız ya da yararlı olduklarımızla övünebilir, yanlışlıklarla ya da yıprattıklarımızla da üzülebiliriz ancak. Geriye dönüşü, telafisi yoktur bir çok şeyin. Başka bir zamanda, başka bir mekanda bir başka şey yapabiliriz. Çünkü o gün bitmiştir. Acısı tatlısı, sevinci üzüntüsü ile yeni bir güne başlamış ve “Her şey akar” kısmını kendimiz belirlemişizdir.
Günlerimiz de tıpkı bir dere gibi ..Tıpkı ertesi gün girdiğimiz dere nasıl aynı değilse, yaşadığımız ertesi gün , an da aynı değil…
Zaman zaman her düşüncemiz, her hamlemiz yine kendimiz tarafından engellenebilir ya da engellememiz gerekirken gerçekleştirebiliriz. Sadece sonunun düşünürüz çünkü. Sonunda bu durumun zafer ya da yenilgi ile değişebileceğine inandırırız kendimizi. Sonunu düşünerek ya da sonuca ulaşırken yaşanan günler ve anlarda zafer nidalarını beklemekten günü kaybederiz. Anı yaşayamayız çoğu kez.
Hatta çoğu zaman günlerce kendimizle boğuştuktan sonra tüm düşüncelerimizin sonuca yönelik etkilerinin olmadığını anlarız günü değerlendirmediğimiz, dereye girmediğimiz için.
Günü yaşamadan ya da hissetmeden sonuca varmaya çalışmak ne kadar doğru değilse, dereye girmeden bir başka gün girdiğimiz derenin farklı olduğunu anlamamız mümkün değildir.
Yaşadığımız hayata anlam katmak, günü ve anı yaşamak acıyı tatlıyı doğruyu yanlışı yaşayarak görmekten geçiyor. İçinde yaşamadığımız sürece vereceğimiz kararlara yaşadığımız bu günler etki etmekte.
Yaşayarak yani derenin içine girerek farkı anlamamız ya da ulaşacağımız zaferde farklı yolların olduğunu anlamak gerekiyor bence.
Ama her anı ve her günü…
Iskalamadan…
Es geçmeden…
Lakin bazıları hayatın kıyısında durup akışını izler sadece.
Bazıları ise suya girip kürek çeker sadece.
Bazıları da suyun içine girer ve istediği yönde kürek çeker, çekmeye çalışır.
Boğuşur ve mücadele eder başarı ve güzellikler için. Günü yaşayarak, zaman zaman da yön değiştirerek belki de…
Her şey aktığına göre, girilen dere ve kendimiz her gün farklı olduğuna göre, günleri,anları hissetmeden zafere ulaşmak mümkün değil o halde.
Anı yaşamadan değerlendirmeden direk zaferi, direk başarıyı düşünmek hırs ve yenilgiden başka bir şey getirmeyecektir bize.
Derenin içinde olalım, olalım ki, doğruya doğru yön değiştirebilelim zaman zaman.
Derenin içindeki dalgayı, rüzgarı, hırçınlığının yanı sıra duruluğunu, saflığını, sakinliğini, güzelliğini de keşfederek….
Es geçmeden, Iskalamadan…
 

23 Nisan


İnsanların gözlerinde iz bırakan fotoğraf kareleri vardır. Yıllar aksa da o kareler unutulmaz. Hele bazı kareler insanın gözbebeklerine takılır kalır.
Benzer acılar o kareleri tazeler, canlandırır...
Gazete manşetlerinde,tv ekranlarında çocukların yavaş yavaş yok oluşunun resmidir bu…
Dün 23 Nisan'dı.
En büyük bayram.
Çocukların tek bayramı..
Dünya ateş hattındayken, Irak’ta, Ortadoğu’da ve dünyanın bir çok yerinde 23 Nisan'ı kutladık her yıl olduğu gibi…
Felluce'de tükenmiş geleceklerine ağlayan çocukların gölgesinde…
Vatan Millet Sakarya, dünya çocuklarının kardeşliği söylemleri yükseldi kürsüden..
Barış olsun, çocuklar gülsün,çiçek,böcek, güzellik vs vs…
Bize armağan edilen tek çocuk bayramında geleceklerinde ne olacaklarını bilmedikleri bir “dünyanın kardeşliği” için cümleler döküldü dünya çocuklarının dudaklarından.
Umuda dair, güzelliğe dair ...
Birlik ve beraberliğe, barışa ve savaşsız bir dünyaya dair…
Büyükler böyle değil çocuklar, yani sizler gibi..
Değil dünya geleceği, ülke geleceği, şu anda bulundukları hayat için bile kendi çıkarları, kendi egoları ön planda.
Geleceğini kendi elleriyle mahvetme ve kendi elleriyle savaş alanına döndürme gayreti içinde.
Varolanın kıymetini bilmekten uzak, çıkarları uğruna başka insanların hayatını mahvetme çabasında.
Bir avuç petrol için girilen Irak'ta sözde “özgürlük getireceğiz” cümlesinin arkasında yatanların neler olduğunu sizlerde gördünüz. İ
nsanlara nasıl da kıyılabildiğini, çocukların yüreğine düşün bombaları seyrettiniz…
Afrika'da yaşayan ve yine fotoğraf karelerine takılan sizin hayatınız ile onların hayatını resmeden kareleri düşünün bir…
Dünya mı adaletsiz acaba?
Yoksa çıkarları uğruna gelecek hayatları mahveden büyükler mi?
Oysa sizin hayalleriniz başka idi dün.
Evrensel barış,dünya kardeşliği,savaşsız, sömürüsüz bir dünya...
Ama bürokrasinin önünden hızlı adımlarla marş marş sesleri ile geçmekle, şiirler düzmekle, barış söylemleri ile gerçekleşmeyecek istediğiniz bu dünya…
Düşlerinizde kurduğunuz evrensel barışı yaşamınıza aktarmanız ve bir gün “Büyük Adam” olduğunuzda da, 23 Nisan'larda söylediğiniz ve o çok istediğiniz şeylerin arkasında durmaktan geçiyor bu adalet!
Bu barış!
Bu savaşsız ve sömürüsüz dünya…
23 Nisan'da da görüldü gözlerinizde bu “Başka bir dünya mümkün, savaşlar olmasın açlıklar, yoksulluklar, olmasın, elele hep birlikte barış içinde yaşayalım”…
Hala umut var…
Ya da ben umutluyum belki..
Dilerim sizlerin elinde olan geleceğimiz sizlerin düşlerindeki gibi güzel olacak.
Tıpkı düşleriniz gibi, tıpkı okuduğunuz şiirler gibi ama en önemlisi de tıpkı şimdi düşündüğünüz gibi düşünsün beyniniz, tıpkı şimdi attığı gibi atsın yüreğiniz o zaman da….

 

Herşeyi nasılda çabuk tüketiyoruz…. Sevgileri,dostlukları, aşkları…

(27 MART 2006)
Sende bu dostluğu menfaat uğruna feda edenlerdensin eski dostum. Beni sormuşsun geçen başka bir dostuma. Şaşırdım. Neden dedim kendi kendime…
Bunu çok daha önce yapmalıydın, yeni filizlenen bu dostluğu kökten keserek karşılık verdin sen.Şimdilerde ise her şeyi unutup artık pek karşılaşamıyoruz demişsin…
İyi ki de karşılaşamıyoruz. Yeniden verilecek merhabaya, ikinci bir tokatı yemek belki de çok daha ağır gelecek bana. Bu yüzden iyi ki karşılaşamıyoruz..
Sana daha önce de bu köşeden seslenmiştim. Bu yazıyı okudun mu bilmiyorum.Ama okumuş olmanı çok isterdim. Kafanı ellerinin arasına alıp bir kez daha düşünmen için, dostluğun aslında bu kadar ucuz olmaması gerektiğini anlaman için…
Ne öğütler verilir gerçek dostu bulabilmek namına… ne testlerden geçirilir insanlar. Ya da ne testleri geçirir farkında olmadan… ne tokatlar yer, test edildiğini anlamadan…kimisi bir tarlaya dostluk satar, kimisi dostluk için tarla… vel hasılı zordur gerçek dostu bulabilmek…
Ben bulduğumu sanmıştım.
Bir şeyler elde edebilmek, güzel bir iş edinebilmek ve çivisi çıkmış dünyaya inat mertçe yaşabilmek için savaş verebilen bir yüreğin, bana dost olabileceğini sanmıştım… sevmiştim… sevinmiştim. Değer vermiş, kötülüğüme dair en ufak bir şeyi istemeyeceğine yürekten inanmıştım…
Yanılmışım…
“Kaderde varmış ayrı düşmek” diye söyleniyorum şimdi…var olan tek şey, mertliğine ve dürüstlüğüne olan inançla kabullenilmiş, bir var olma savaşçısı olmamız yolundaki müşterek emeklerimiz idi. Mücadele idi…
Olmadı… hayata direnen ve dost diye koşulsuz ve karşılıksız kabullenilmiş birine yakışmadı.
Bütün bunlara rağmen vicdanen rahatım. Çünkü denemediğim, dostluğundan şüphe bile duymadığım bir insan tarafından, hak etmediğim bir karşılık bulduğumda bile, “ben üzerime düşeni yaptım” diyebiliyorum. Ama eski dostluğa hürmeten “neden? bu kadar mı ucuzdu?”diye soramamanın burukluğunu da yaşamıyorum desem, büyük yalan.
Akıllı insanlar bilirler ki, ömür çok kısa. Yaşam kısa soluklu ama hayat affedici değil. Kumbarasında biriktiriyor her şeyi. İyiliği, kötülüğü, heeer şeyi… bu gün bana, yarın sana…
İşte böyle sevgili eski dostum… Mertliğine,dostluğuna inanmak isteyen bir yüreği sen hiç düşünmeden, hiç sorgulamadan kanattın. Oysa hayata direnen iki yürekti onlar,oysa aynı inancın peşindeydiler. Artık her şey için çok geç demekten başka bir şey gelmiyor elimden Üzgünüm!...


ANNE - BABA


(23 MART 2006)
Dün yazdığım yazının aksine kötü başladım güne nedense.
Özlediğim bir şeyler vardı sanırım bugün, yada ihtiyaç duyduğum , yanında olmak istediğim başka insanlar. Aslında aynı ruh halinde olan başkaları da varmış , birilerini özlemek,onların yanında olmayı istemek ve hüzünlenmek… Bugün belki de uzak olana özlemi sorguladık birlikte Burcu ile.. Ya da yanındayken kıymetini bilmediklerimizi…
Bana sorduğu soru şu idi. Onların yerini nasıl dolduruyorsun? Neyi koyuyorsun onların yerine, onlara ihtiyaç duyduğunda ne yapıyorsun abla??.... Ölenler ölüyor onların yeri dolmaz biliyorum ama ya yanımızdakilerin neden kıymetini geç anlıyoruz? Neden onlara zamanında gereken değeri veremiyoruz???
Bu böyle süregidiyor, bir kural gibi, bir doğallık gibi. Yanımızdayken anlayamadığımız bir çok şeyi kaybettiğimizde anlıyor ve üzülüyoruz. Keşke’lerimiz oluyor geçmişe dair, olmamalıydı’larımız… Yapmamalıydım’larımız…..
Onların yeri dolmuyor Burcu.. Anne ve Babanın yerini ne yazık ki kimse alamıyor hayatta. Bir arkadaşın, bir aşkın, bir sevgilinin, hatta bir eşin yerini bile alanlar oluyor belki ama onların yerini ne yazık ki kimse dolduramıyor. Çünkü karşılıksız seviyor seni, çünkü umarsız, çünkü katıksız, çünkü dingin, çünkü yorulmaz, usanmaz bir sevdayla…
Kim verebilir, kim duyabilir bunu yüreğinde, kim bu kadar büyük bir sevgiyi, bu kadar büyük bir aşkı yaşayabilir ki yüreğinde onlardan başka.
İşte bu yüzden Burcu.. Herkesin yerine hayat süreci içinde birilerini koyabiliyorsun da anne ve babanın yerine kimseyi koyamıyorsun.
Çaresiz özlüyorsun, çaresiz ağlıyorsun, çaresiz hatırlıyorsun, çaresiz anıyorsun sadece. Ama en gerçeği şu ki çoooookkkkk özlüyorsun.
Şimdi diyorsun yanında olsaydım keşke, dizlerine yatsaydım eskiden olduğu gibi. Anlatsaydım Anne ya.. diyerek derdini.Ağlasaydım sonra bir güzel göğsüne yaslanıp. Doya doya aldırmadan kimseye. Kim neder kim ne düşünür demeden.
Bildiğim bir şey var çünkü, seni, derdini, özlemini, sevini yüreğinde saklayabilecek tek insan O …
Başka yok Burcu.. Başka yok.. Onlardan başka gerçek yok. Olmayacak. Dünyanın kuralı bu…
Güven artı sadakat artı, sevgi artı,sevda artı ,güzel artı ,iyi artı eşittir ANNE VE BABA ÇÜNKÜ
Başkası olunca bu saydıklarımdan biri eksik kalıyor mutlaka ya da araya konulan artılar zamanla eksiye dönüşüyor, karışıyor ve sen eşittir ne? Bile diyemiyorsun çoğu kez. Eşittir ne?
Güven artı sadakat artı, karşılıksız sevgi artı,sevda artı ,güzel artı ,iyi artı eşittir ANNE VE BABA ÇÜNKÜ…
Bunların tamamını içinde hisseden başka bir varlık yok Burcu YOK…
 


Sizin bir keçiniz var mı?

(20 MART 2006)

 İnat bireyin mantıklı ve belli bir nedeni olmadan bir hareket, düşünce, tutum veya davranışını ısrar ederek değiştirmemesi halidir.
Keçilik başka bir şey değil mi? Keçi kimdir, kime denir, ya da nasıl olunursa keçi olunur. Yanlış anlamayın keçi derken insanların keçisinden bahsediyorum. Hani dediğim dedik çaldığım düdük cinsinden. Sonra küsünce inadından 5 gün boyunca konuşmayan, illa da onun dediği olacak olan cinslerden…
Kimbilir kaç kişi ah ahhhhhhhh… diyordur bunu okuduğunda. Kaç kişi aaa ondan birtane de bende var… Belki de iki tane
Oysa hayatımızın her bölümünde bir çok insanda varolan inatçılık,diretmişlik vardır. Yapılan işte, arkasında durduğun davanda, başarıya ulaşmak için gittiğin yolda.
Her bölümü dedik ama bazı bölümlerinde yapılan inat, yapılan ayak direme yanlış sonuçlara götürebilir insanı. En çok ta birlikteliklerde yaşanan inatçılıklardan bahsediyorum. Evliliklerde, aşklarda olanlardan…Bazen kırar, bazen üzer, bazen acıtır,bazen de kızdırır içten içe..
Keçi insan her inat ve her keçiliğinden zararla çıkmasına rağmen inadını her olayda sürdürmekte ve zarara rağmen bu tutumundan vazgeçmemektedir. Karşı taraf bunu bildiği için hemen hemen tüm birlikteliklerde “ne desem ya da ne yapsam da o yine dediğini yapacaktır” diye köşeye çekilip izlemeye başlar genellikle.
Kızar, sinirlenir ama yapacağı da çok bişey yoktur aslında. Sonra sonucu beklemeye başlar… Kızgınlığının yanına eklenen “şu günü bir görsemleri” ekler. Her ne kadar karşıdaki kişinin keçiliğine göz yumsa da içten içe başarısızlığını görmek ve “ben demiştim ama” demeyi çok ister ve genellikle de der…
Evet der… Der ki ben sana demiştim ama değil mi? Böyle yapmamalıydın, böyle davranmamalıydın, bunu almamalıydın, onla konuşmamalıydın, ona güvenmemeliydin, böyle giyinmemeliydin, öyle söylememeliydin vs vs…
Der de dediğiyle de kalır genellikle. Huylu huyundan vazgeçmez çünkü. 7 sinde ne ise 70’inde odur keçi..
Velhasılı keçi insanları yola getirmek, ya da “hayır yapma” demek hiçbir zaman çözüm olmamıştır. Çünkü onlar yine hep bildiklerini yaparlar. Sonuç iyi olsa da kötü olsa da onları bu huylarından vazgeçirmeye uğraşmak boşuna kürek çekmek, boşuna üzülmek, boşuna kırılmak demektir bir anlamda.
Benden söylemesi onları rahat bırakın.. Olabildiğince rahat… Üzerinize düşen sorumlulukları yerine getirin, saygı gösterin,kızmayın ve sinirlenmeyin.
Çünkü siz kızdığınız, sinirlendiğiniz günlerde o kendine göre emin olduğunu bildiği yolda tüm keçiliğiyle yol almaya devam edecektir.
Ne diyelim tüm keçi sahiplerine sabır… ya sabır…

 


 

Babam ve Oğlum…

(06  MART 2006)

Babam ve Oğlum… Günlerdir herkesin büyük bir sabırsızlıkla beklediği ve Merzifon’da yaşayan küçük büyük hemen hemen herkesin gittiği bir film.
Filmin ilk sahnesinde yıkılıyorsunuz. Böyle bir sahnenin insanın yüreğini acıtmaması hiç ama hiç mümkün değil. O dönemin insanlara yaşattığı acılardan sadece bir görüntü bu.
Bir sevgi yumağı ancak bu kadar güzel anlatılabilir , bir yüreğin acımaları, bir pişmanlık, keşkeler, ve daha bir çok şey.
Ama beni en çok etkileyen ilk sahnesinden sonra Fikret Kuşkan’ın arkadaşlarıyla sohbet ederken söylediği sözdü. “Onların umurunda bile değildi” diyordu.
Onların umurunda bile değil.
Geçmişte de şimdi de… Onların umurunda değil, yapılanların, üretilenlerin, yaşanmışlıkların ,verilen mücadelenin farkında olmayan, olamayan ya da olmak istemeyenler
Hayata at gözlüklerini takarak bakmak, etrafında olup bitenleri algılayamamak, bencilliğini ve egonu tatmin ederek yaşamak.
Her gün yaptığımız ve yapacağımız şey bu.Hiç kimse ben sadece kendimi değil başkalarını da gün içinde düşünüyor ve irdeliyorum demesin. Bir dostunu, bir arkadaşına bazen kendi annemize, babamıza gerekli ihtimamı göstermediğimiz kesin. Birileri bir şeyler için ne kadar uğraşsa da bir diğerinin bunun farkında olmadığı gerçeği de… Herkes kendine göre yorumlayıp kendine göre çözümler üretiyor çünkü. Beraberliği hep bir yük olarak gören insanlar oldukça fazla. Ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyeti…
Birileri için bir şeyler yapmak, onlar için yeni çözümler üretmek,beraber bir şeyler üretmenin keyfine varmak , ürettiğin şeyi yaşama geçirmek, uygulamak dünkü yazımda dediğim gibi her kesin harcı değil ne yazık ki..
Başaranlar oldu, başaracak olanlarda.. Yürüdüğü yolda heba olanlarda belki. Ama sonuç ne olursa olsun belki de birlikte hareket etmek ve yaptığın iş için yüreğini ortaya koymak o insan o an inanılmaz keyif oldu.
Yaşadığımız dünyayı daha güzel daha iyiye götürmek adına belki de her şey umurumuzda olmalı.
Söyleyecek sözümüz olmalı,
yapacak bir Eylemimiz mutlaka.
Önce kendimizden başlayan umursama,önemseme,etkileme, birlikte hareket etme…Sonra birlikte ürettiklerimizle bir başkasına ulaşmak belki de. Bıkmadan usanmadan banane demeden…
Uğraştım, didindim,ürettim ve birlik oldum sözüne yeni anlamlar yüklenecek. Daha yeni şeyler üretilecek, daha çok insanın bu her ne olursa olsun umurunda olacak belki de..
Herkesin her şey umurunda olmalı…
Dünyada olup bitene, yaşananlara, haksızlıklara,  yeniliklere, savaşlara, sevgiye, doğaya, düzene, açlığa, düşene, kalkana, başarıya, başarısızlığa, üretime her şeye ama her şeye….
 


YÜREKLERİMİZİN GÜLEN YANLARI…

(05  MART 2006)

Onlar yeryüzünün iyilik ve güzellik çiçekleri. Saf.. Duru...Yaşama sevincimiz, umudumuz, yarınlarımız... Çocuklarımız...
Canımız, ciğerimiz, her şeyimiz…
Bugünümüzün inanılmaz mutluluğu yarınlarımızın umutları, geleceğimizin emanetçileri, başımızın tatlı belaları,kikirdeklerimiz,tombiklerimiz,çirozlarımız...yüreklerimizin gülen yanları…
Ali’lerimiz, Mehmetlerimiz, Ekinlerimiz, Evrimlerimiz, Ayşelerimiz, Sevda’larımız…
Gülüşleri yanaklarında asılı olan çocuklarımız
Bize her an ihtiyacı olan, ama bizlerinde onlara ihtiyaç duyduğu yaşamın anlamı çocuklarımız...
Umutsuzluğa düştüğünüzde,canınız sıkıldığında bir gülücüğüyle, bir busesi ile yüreğinizdeki acıları sileveren çocuklarımız.
Işıltılı bakışlarıyla hayata anlam yükleyen,karşılıksız, katıksız,umarsız seven çocuklarımız…
Sizsiz hayat bir hiçç. Hem de kocaman bir hiç…
İyi ki varsınız her anne baba için..
İyi ki bu kötü dünyaya bir nebze güzellik katmak için buradasınız.
Sağlam basın yere ayaklarınızı, içinizdeki güzelliği, saflığı, doğallığı hiç ama hiç kaybetmeyin. Gülün, güven verin.
Çünkü size çok ihtiyacımız var sanırım biz büyüklerin. Kötülüklerin, keşmekeşin içinde kaybolmuşluğumuzu ancak ve ancak sizin gözlerinizdeki o gülümsemeyle giderebiliyoruz biz.
Sizden öğreneceğimiz çok şey var çünkü daha….
Bakın onlardan öğreneceğimiz sadece üç şey bile hayata nasıl da anlam katabiliyor

Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın.Çünkü bir çocuğun bir yetişkine her zaman öğretebileceği üç şey vardır;
“Nedensiz yere mutlu olmak,her zaman meşgul olacak bir şey bulmak ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmak.”

Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalamamalı senin gibi güzel
Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek
De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı
Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce düşünen hiç olmamış
Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler
Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
DE Kİ BÜTÜN İŞE YARAYANLAR
İŞE YARAMAZ SANILANLARDAN ÇIKAR..

 


1 Mart günü..


Bundan tam 3 yıl önce idi. 1 Mart günü..
Onbinler Ankara’da…
Yığınlarca insan kalabalığı. Tarihin en önemli dönüm noktalarından biri...
Savaşa, yoksulluğa, acıya, işgale ortak olmaya “hayır” denildiği bir gün.
Savaş çığırtkanlarına,savaş yanlılarına verilen en büyük ve en iyi yanıt…
On binlerce insanın vicdanının sesine kulak verip Tezkereye hayır dediği gün…
Amacı, ideolojisi,düşüncesi ne olursa olsun ağızlardan dökülen tek bir slogan vardı ogün
. “ SAVAŞA HAYIR, TEZKEREYE HAYIR”..
Tam üç yıl önce binlerce insan TBMM’de görüşülen Tezkere için yürüdü, bağırdı ,söyledi, konuştu, slogan attı. Bu kanlı işgale, bir avuç petrol için girilen savaşa ,ölüme,tecavüze ortak olmadı.
Irakta yüreği yanan analar gibi olmasın diye Türk anaları, Irak’taki çocuklar gibi yetim kalmasın diye hep bir ağızdan “ Teskereye hayır” sloganları yükseldi göklere.
Yüzlerce kilometre öteden gelen, yol tepen bu insanlar o gün çocuklar ölmesin, analar ağlamasın’ı yüreklerine koyup gelmişlerdi.
Sonra sloganlarında ortaklaştırdılar. Tüm Türkiye’ye duyurdular seslerini hatta TBMM’ye dek..
TBMM ve hükümetin istediği karar alınamadı. Eğer alınsaydı bugün bunun hesabını nasıl vereceklerdi bilmem ama bildiğim bir şey var ki çok ocak sönecek, çok can yanacaktı.
On binlerce insanının sesi o gün tezkereyi önlemiştir.
Irak işgali bir ülkenin ne kadar aşağılanabileceğini, insanlık ve onurun nasıl ayaklar altına alınabildiğini, bir avuç petrol uğruna nasıl çocuklara, gençlere nasıl kıyalabildiğini bize açık olarak göstermektedir.
İşte vicdan sahibi insanların gösterdiği duyarlılıkla Türkiye’yi de bu keşmekeşin, bu işgalin içine çekmeye çalışan kesime verilen en iyi cevaptır 1 Mart günü.
Evet Irak’ta, Ortadoğu’da veya dünyanın her neresinde yaşanırsa yaşansın bir savaş karşıtı hareketi her zaman olacaktır. Seslerine her zaman duyurabilecek,oluşturabilecekleri bir platformları da..
1 Mart Tezkeresi'nin TBMM'den geçmemesi Türkiye'deki savaş karşıtlarının bir başarısıdır ve tarihin sayfalarına düşen onurlu bir ses’tir…

 


DOSTUM TUĞRUL'A….
(20.02.2006)
Bir inancın peşinden gitmek, bir davaya sahip olmak, emek vermek, yüreğini koymak bu olmalı... Ve böyle yaşanmalı...
Dün bir dostumun yüzünden bunu okudum ben.
Tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi yüreği ile, inancı ile, kendine şiar edindiği davasının yolunda ayaktaydı, yürekliydi ve inançlıydı yine.
Bir çok insanın sahip çıkamadığı, ona ulaşamadığı, yaşayamadığı belki de yaşamına dahi geçiremediği, uygulayamadığını o yüreğinde duyuyor ve yaşıyordu.
Yüzünde oluşan çizgilerde o günlere ait yaşanmışlıkların izleri vardı, yüreğinde ise o dönemde yitirdiği arkadaşlarının sızısı….
Neden ben ölemedim? Neden… diye sormuş kendine yıllarca.. Neden gitmedim Behnan neden?
Sen ölmedin… buradasın ve davanın arkasında korkusuzca, cesurca durabiliyorsun duracaksın.
Yaşıyorsan sana en yakışanı bu çünkü…
Kaybettiğimiz bir çok yoldaş için, ülken için, halkımız için, eşitlik ve özgürlük için ölmemeliyiz belki de. Onların anısını taze tutmak, onları hatırlamak, onların yolunda mücadele etmek ve dediğim gibi davaya sahip çıkmak biliyorum ki onların en çok istediği şey ve yaşıyorsak eğer asıl amacımız da bu olmalı.
Her zaman dik durmak,her zaman dava adamı olmak, onun arkasında mücadele etmek herkesin harcı değil. Bunu bir çok insan yaşamış ve görmüştür. Günlük yaşamımızda da bunları görmek olası.
Senin yaşadığın bu sevda, dönek insanların, yapmacıklıkların hakim olduğu bu sistemin içinde eriyip giden inancını, davasını hayatına geçirememiş, içine sindirememiş, “ya böyle daha iyi galiba” gibi sözlerle bunu yaşayamamış o insanların, aslında yüreklerinde saklayamadıkları, çözemedikleri, hissedemedikleri bir duygu. Davasına sahip çıkmamış bir insan da bunu asla yaşayamayacak.
Biliyorum ki bunun için ne büyük bir kayıp diyebiliyorsun.
Evet büyük bir kayıp. Hissettiğini , özlediğini, başarmak istediğin davaya sahip çıkamamak ve bunu yaşayamamak.
Ölmedin, yaşıyorsun , yaşamalısın.
Ancak yaşadığımızda o özlediğimiz , o beklediğimiz, o arkasında yüreklice durduğun davanda daha çok şeyler kazanacaksın.
O yüzden tam da şimdi yaptığın gibi…
Durduğun yer gibi…
Vefan ve dostluğun gibi...
Aşkın gibi....
Yüreğinde hissettiğin o sızı gibi…
İçinde taşıdığın özlemin gibi…
Beklediğin o büyük bayram gibi Durmalısın…
Başı dik ve kararlı.
Sana en çok yakışanı da bu…
.


To be or not to be (Olmak ya da Olmamak)

(10.02.2006)
Olan, olmayan, acıtan sancıtan,yaralayan, her şeyi anlatmak içimden geçen ama ya gerçek bunların içinde saklı değilse, doğru olan aslında doğru değilse, yaşamın kargaşasında kaybolmuş onca insanın doğrusu aslında yanlışsa, yitip giden sevdalar gibi artık kendin değilsen ve ben bu cümlenin sonunu getiremiyorsam kim yanlış kim doğru kim yürekli kim tırsak kim aslında başkası bilemiyorsan, yüreğinin acısı hangi yaradan geliyor hissedemiyorsan,bazen gözdeki bakışa anlam yükleyemiyorsan,bunca yıllık hayalin ya boş bir koşuşturmaysa,düşlerin aslında gerçekse ve senin umut ettiğin her şey bir düşse,yüreğine saldığın her sevda ufak bir oyunsa sadece acı veren,ya da en yakın dostun artık uzak bir düşmansa ,uğruna hayatını verdiğin şey artık yoksa,hayatına giren herkes bilmediğin bir yerden gelmiş bilmediğin şarkılar söylüyorsa,sen söylediğin şarkıya her seferinde yanlış tondan giriyorsan ,gözlerinin dalıp gittiği ışık aslında karanlıksa ve sen bu ışığı gün sanmışsan, hayatta sana kalan sorun hep en büyüğüyse ve sen her seferinde çözdüğünü sanmana rağmen çözememişsen,ya bizim üst kattakiler psikopatsa, kazanacağım diye çıktığın her yolda kaybetmişsen ama sen bunu ancak bu yazıyı okuduğunda fark ettiysen,ya sen bu yazıyı okurken ne çok cümleyi haykırıyor yüreğim diyorsan,yıllarca sevdiğini sandığın her şeyi başkaları sana dayatmışsa, aslında senin sevdiğin renk turuncuysa ama sen her sorulduğunda beyaz diyorsan,çayını karıştıracak çay kaşığın yoksa çalışırken yanında(benim yokta),sarıldığın sevgiline güvenmediğini yıllar sonra fark ediyorsan,ya izlediğin dizideki kötü karakter hep kazanıyorsa ve yaşamda aslında böyleyse ve sen bunu gördükçe acı çekmediğini fark ediyorsan,çayından aldığın her yudumda artık eski tadı bulamıyorsan,çok beğenerek aldığın bir kazağın ertesi sabah işe gittiğinde yan masadaki kızda da olduğunu görüyorsan, her gün küçük yüreklere atılan bombaları görüyor ve sessiz kalıyorsan, evdeki kanepen çok eskidiyse, aslında yapılan büyük hataların telafisinin olmadığını gün gelipte anlayabiliyorsan, dönüşü olmayan bir yolda ilerlediğinin farkına çok geç varabiliyorsan, içinde yıllardır biriktirdiğin acıyı aynaya baktığında saçlarında görebiliyorsan, genç ölümlere anlam veremiyorsan, insanların önyargılarına şaşırıyorsan, gerçek sevdaların yerine sahte dünyaların prim yaptığına tanık oluyorsan, yalana dolana,konuma,paraya daha çok önem veriyorsan…………………………………………………………………………………..
HAYAT DENİLEN BU KARMAŞANIN İÇİNDEN ÇIKMAK İÇİN BİR FİKRİN VAR MI?


KİM NEREYE?
 

(06.02.2006)
Her şeyde nasıl siliniyor bir çırpıda,başlıyor mu yoksa, ölüyor mu yavaş yavaş ya da… Hayatın rengi ne, bu ne keşmekeş,kim, nereye, neden,nasıl … Aklına dolaşan soru işaretleri… Sevdaya dair, hayata dair, nedene nasıla dair…
Bir çırpıda yaşananlar, geleceğe uzananlar,geçmişe dönükler.. Kimin neyin hangi hayatın peşindeyiz, kimi yaşıyoruz kendimizi hiçe sayarak. Kimi önemsiyoruz, kimi seviyoruz,kimle birlikteyiz. Yaşananlar mı gerçek yoksa yaşanması gerekenler ama hayata bir türlü geçiremediklerimiz mi?...
Hayatın rengi ne gerçekten.. Kim pembe diyor, kim gri,kim sarı, sonbahar gibi,kimi ilkbahar gibi yerleştiriyor yüreğine.. Nereye gidiyoruz, nerden geliyoruz, kimle paylaşıyoruz…
Paylaşabiliyor muyuz umarsızca, karşılıksız,… Paylaşmaya mı çalışıyoruz, yoksa çıkarlar uğruna mı paylaşılanlar…
Yürek sonra… Onca yılın ardından yürekte sızı bırakanlar , acıtanlar, bahara çevirenlerin yanı sıra paramparça etme çabasında olup bundan haz duyanlar.. Kimi neyi nasıl yaşıyoruz.. Kötü müyüz gerçekten, yoksa “ben iyiyim” diyenlerden mi? Hayatın kendine sunuyor muyuz iyiliğimizi, güzelliğimizi, sevgimizi…Yoksa iyi,cici görünüp yüreğinde barındırdığı kötülükleri saçma çabasında olanlardan mı?…Kimiz, neyiz, nereye gidiyoruz…..Kimi kandırıyoruz, kendimizi mi yoksa karşımızdakini mi? Ne satıyoruz? sevgimizi mi ,yürekte hiç var olmayan ama olduğunu savunduğumuz sadakati mi? Sonra ne veriyoruz karşımızdakilere,ne alıyoruz karşılıksız,beklentisiz....Çivisi yok bu dünyanın, feleğin çemberine çomağı sokacak bir tekeri bile… Yok mu? Yoksa var mı? Yaşama çabası ne, amacımız sonra… Sevgiye dair yaşananlar, dostluğa dair , aşka dair.. Yaşıyor mu böylesi ruhlar,yürekler…Yoksa maddiyata dair mi yaşananlar hatta artık sevgiler bile.. Çıkarlar üzerinde giden bir dünyada mıyız?
Öyle miyiz bir çoğumuz. Dost görünüp arkadan vuranlardan mı? Güzel sözler döktürüp zaman zaman ahlak abidesi kesilip her haltı yiyenlerden mi? Ya da başkası yaptığında günah ve kötü olan bir şeyi kendimiz yapınca iyi ve cici diye adlandırdığımız mı hayat denen şey? Hayat ne, biz neresindeyiz, nasıl yaşıyoruz , ne yapıyoruz?? Sordunuz mu kendinize? Kendinizi kandırmadan ama… Ne dediniz sonra…
Mutlaka çok iyisinizdir, mutlaka doğru,mutlaka güzel şeyler yapan ve sunan,mutlaka her şeyin en iyisini yapan, mutlaka her işte çok başarılı, mutlaka çıkarsız ilişkiler kuran ve hatta dünyanın en iyi insanısınız değil mi?
Haydi şimdi gerçek dünyaya geri dönün SAHTE YAŞANTILARINIZA…


SİZİ SEVİYORUZ..

(03.02.2006)
Her anneler günü ya da yıl boyunca çokça içinizde beliren o tatlı duygu, o inanılmaz heyecan, sevgiyle bütünleşen o tatlı minik elli, güzel gözlü yavrular, alınan hediyeler, hazırlanan özel kahvaltılar…
O gün çocuklarımızın bize teşekkür ettiği gün. Beni dünyaya getirdiğin için , beni sevdiğin, karnında taşıdığın, büyüttüğün, seni çok seviyorum anne … diye devam eden güzel sözlerin yanında verilen hediyeler, öpücükler…
Peki siz onlara hiç teşekkür ettiniz mi? O güzel yüreğinize sözcüklerinizle birleştirip, karşınıza alıp konuştunuz mu bir koca adam gibi… Ya da her gün değil belki ama en azından onun yüreğinin başka bir şeyle dolmayacağını bildiğiniz o iki güzel kelimeyi söylediniz mi? Ya da bunu ne kadar sıklıkla yaptınız.?
Dün veli toplantısındaydım. Kızım için. Notlarının yüksekliği ve güzel notları için değil belki ama davranışları ile ilgili duyduğum sözler benim için çok anlamlıydı, çok gurur verici idi. Aslında o an düşündüm ki asıl biz onlara teşekkür etmeliyiz belki de. Böyle güzel oldukları için, böyle akıllı, böyle güzel davranışlar sergiledikleri için.. Bunları düşünürken Zihinsel ve Bedensel Engelliler başkanı Keriman Topal’ın bir sözü geldi aklıma. “ Hiç kimse dünyaya engelli bir çocuk getirmek istemez, ya da onlar bu şekilde hayatlarına gözlerini açmayı asla istemezler. “ Çünkü bir anne babanın başına gelebilecek hayattaki en kötü şey bu.
Bu çok önemli bir söz ve unutmayalım ki biz çoğumuz sağlıklı çocuklara sahibiz ve bu dünyada olabilecek en güzel şey…
Hataları olacaktır mutlaka ama hangimiz hata yapmadan yaptığımızın hata olduğunu bilebildik ki..
Kim saçını uzatmaya yeltenmedi ki, ya da kulağına küpe takmaya?…
Kim izinsiz evden kaçıp arkadaşlarıyla felekten bir gün çalmadı ki?..
kim ergenlik döneminde duygularına gem vuramayıp aşık olmadı ki?...
kim üst komşu sinirlendiği halde bağıra çağıra şarkı söylemedi ki?...
Ya da ilk kaçamak sigarayı içerken kim izin aldı ki?...
kim eve geç kalmadı ki?...
Kim annesi kızdığı için evde süremediği ruju dışarıda hafifçe dudaklarına sürmedi ki?..
Kim öğretmen kontrollerine rağmen tırnaklarını cilalayıp hafifçe uzatmaya yeltenmedi ki?..
Bunlar böyle uzayıp gidiyor ve bir çok örnek vermek mümkün…
Zaman zaman kendimizi onların yerine koyup düşündüğümüzde aslında onları yine zaman zaman haklı bulamamak , mümkün değil. Ki onlar müzik yapıyor, onlar kitap okuyor, onlar sosyal faaliyetlerde ya da derslerde kendilerini bir şekilde kanıtlıyorlar. Her çocuğun her alanda başarılı olmasını beklemeyiz. Hangimiz her konuda mükemmeliz ki? Ya da bugün çocuklarımızdan beklediğimiz bütün olumlu davranışları o yaşta iken hangimiz gösterebildik ki…
Bir çok insanın aksine şimdiki zamane gençleri … diye başlayan laflar etmiyorum ben. Çünkü gerçekten akıllılar, gerçekten söyleyecek sözleri ve farklı alanlarda da olsa kendilerini ifade edebilme yetenekleri var.
Bize düşense sanırım biraz kafamızı ellerimizin garantisine alıp bir kez daha düşünmek ve onlara hak ettikleri teşekkürü zamanında sunabilmek…
TEŞEKKÜRLER ÇOCUKLAR…SİZİ SEVİYORUZ…


BEN DEMİŞTİM..

(01.02.2006)
Ben demiştim demek ne kadar doğrudur bir insan için.Bir çoğumuzun çokça kullandığı bu sözcük zamanı geldiğinde de bir çırpıda çıkar ağzımızdan. “ BEN DEMİŞTİM AMA DEĞİL Mİ?” Yaşanacak olanları bilebilmek ya da hissedebilmek aslında hiç te öyle kolay değil insanoğlu için. Ama bir çoğumuzun yaşantısında var olan “ben demiştim” ler mutlaka var. Bu bir önyargı belki bir öngörü, bir sezi olsa da çoğu kez önceden söylenmiş ben demiştim sözü her zaman kötü bir geleceğin habercisidir
Veee asıl önemli olan kısmına gelelim.. Bir olay diye söz ettim ama “ben demiştim”ler genelde kişiler bazında olduğunda çok daha önemli bir yer tutar insan hayatında. “Ben Demiştim” sözü çok az olsa da olumlu bir takım şeyleri ifade ettiği zamanların dışında çoğu kez altüst edilen yaşamların yanı sıra manevi değerlerin hiçe sayıldığı, saygı ve sevginin artık hiçbir şey ifade etmediği günlerde söylenir genellikle karşı taraf için. Velhasılı böyle zamanlarda kendini yıpratmak ya da “ ben demiştim” leri tekrarlamak bir şeyleri düzeltmek adına çok da bir şey ifade etmiyor ve siz sadece “ben demiştim “ demekle yetinmek durumunda oluyorsunuz.
Değer mi değmez mi bilinmez ama keşke hayatımızda “ben demiştim”ler olmasa ve hiç haklı çıkmasanız keşke . Bunu anladığınızda yaşamışlığın, görmüşlüğün, bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor. İnsan yüzlerinin aslında ne kadar güzel olduğunu ama bunun yüreklerine asla yansıyamadığı gerçeğini. Yani insanların gerçek yüzlerini görebilmek ve ona göre davranmak ya da ben demiştim demek zamanı geldiğinde çok yürek sızısı, çok aldatılmışlık, çok sahtekarlık,çok ikiyüzlülük yaşamak zorundasınız. Zorluyorsunuz kendinizi, inanmak istemiyorsunuz çoğu zaman, hayır diyor us ama yürek dinlemiyor çoğu kez ve uğruna bir şeyler verdiğiniz değer yüreğinizde sanırım git gide eriyor.
Ve Ataol Behramoğlunun bir şiiriyle noktalarsam eğer yazımı sanırım çok daha iyi özetleyecek insanı “ben demiştim” i daha çok kullanmamak için.
İnsanlarda Ülkelere benziyor
Sınırları var yüz ölçümleri
Yasaları var
Bayrakları ilkeleri
Kimi dağlık bir arazidir
Kimi kıraç
Kimi bereketli
Kimi dardır
Kimi engin göz alabildiğince
Kiminin sınırlarından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir
Elini kolunu sallayarak girersin kiminden içeri
Sonuçta ne küçümse insanları kızım – oğlum
Ne de önemse gereğinden çok
Ama anlamaya çalış
Nedir ve ne kadar genişleyebilir yüz ölçümleri


 

 

KAHVE Mİ FİNCAN MI?
 

(24.01.2006)
Dün bir yerde okuduğum bu hikaye bence hayatın ta kendisi idi.Günlük hayatta yaşadığımız ve belki de hiç farkedemediğimiz hemen hemen herkesin yaptığı ama farketmeyi asla düşünmediği ya da düşünmeye değer bulmadığı, irdelemediği, tanımaya çalışmadığı o kahvenin tadı gibi...
Hikaye şöyle:
“İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş. Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, işin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş
Yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede birçok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş.
Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş:
"Farkına vardınız mı bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı.
Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama işte bu, demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni.
Hepinizin istediği fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız.
Yaşam kahveyse; iş, para ve mevki fincandır.
Bunlar yalnızca Yaşam'ı tutmaya yarayan araçlardır, ama Yaşam'ın kalitesini bunlarla yakalayamazsınız.”
Hayat böyle ne yazık ki para,hırs,başarı kariyer uğruna kalitesiz, muhabbetsiz,sevgisiz bir hayatı yaşamaya devam ediyoruz bir çoğumuz. Ya da insanların cebine,kıyafetine,kariyerine bakarak mutlaka çok başarılı ve dürüst olduğuna görünüşünden ya da konumundan dolayı karar verebiliyoruz.Yaşamı tutuyoruz belki ama kalitesini, içtenliğini,samimiyetini ıskalıyoruz bir çoğumuz...
Oysa hayat, hikayedeki gibi fincanların içinde olan o güzel tatta ve bizler bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmaya unutabiliyoruz.

 


 

KAHRAMAN AĞCA(!)

Garip bir ülkede yaşıyoruz. Çok garip…
Dün düşündü ve söyledi diye birine yumurta atanlar, dün bir katili kırmızı sarı karanfillerle karşılayıp özel mersedesleri ile yuvasına ulaştırdılar. Üstüne üstlük bu katil sadece ve sadece 5,5 yıl yattıktan sonra çıktı mapustan. Cezasını tamamlamadan… Tekbir getirerek “Türkiye seninle gurur duyuyor” nidaları eşliğinde…
Off oofff Türkiye’min halleri….
Çok şaşırdım mı hayır…
Bu ülkeyi soyup soğana çevirenler, üç beş kişiyi öldürüp daha sonra da elini kolunu sallayıp gezenler, sonra da kahraman ilan edilenler oldukça fazla… hatta ve hatta bunu dizilere taşıyıp eşkiya dünyaya hükümdar olmaz’ın tam tersine dünyaya bir güzel hükümdar olmaya sonra da vatan kahramanı ilan edilmeye layık görülüyorlar.
Çok garip çok…
Nasıl bir milliyetçilik anlayışıdır bu ki bir katile sahip çıkmayı bile içine sindirebiliyor bazıları. Nasıl bir milliyetçiliktir ki bir katille gurur duyuyor ve nasıl bir milliyetçiliktir ki bayrağını bir katilin önüne serip şerefsizliğine kurban kesiyor.
Katil birini bağrına basan güzel ülkemin güzel insanları, türkülerini söyleyenleri,düşüncelerini yazanları vatan haini ilan edip kendi toprağından kovuyor.
Dün akşam haberlerinde Ağca’nın avukatı çıkmış “Ağca’nın bir yere kaçtığı ve gittiği yok. Türkiye onun ülkesi diyebiliyor gönül rahatlığıyla…
Bu ülke Nazım Hikmetlerin değil miydi ki (13 yıl boşuna mapus yattıktan sonra üstelik boşu boşuna sırf düşündü ve yazdı diye ) düşüneni yazanı, şiir okuyanı türkü söyleyeni bağrına basmıyor ve onca ürettiklerine rağmen hala vatan haini olup olmadıkları tartışılıyor.
Yok böyle bir şey…
Yani söyledi diye, yani yazdı diye, yani düşündü diye bir insan vatanına, toprağına hasret gidecek, katil’in sözcüsü de çıkıp burası onun ülkesi diyecek.
Ağca ve ağca gibiler tabi kahraman olurlar..
O düşündüklerini söylemedi. Duvara veya sıraya belki anlamını bile bilmediği bir kelime yazmadı, kitap yazmadı, şiir de okumadı , Ya da sadece düşünmedi..
Çocukların ve gençlerin düşündüğü şey şu olmalı bu günlerde …
İyisi mi artık türkü söylemeyelim,şiir okumayalım,düşünmeyelim sadece öldürelim,keselim biçelim ve Vatan kahramanı olalım...
Kolaymış be….

Ahmet Kaya’nın dediği gibi ..
Bu ne yaman çelişki anne…


 


 

SES….


(21.12.2005)


Sessizlik… Bazen bakan gözlerdeki anlam , bazen yüreğine sakladığın o inanılmaz çığlık…
Kimi için inanılmaz bir işkence, kimi için haykırabilmek kadar gerçek… Sessizlik midir asıl olan yoksa haykırmak mıdır hesapsızca… Doğrunun yanlışa tercihimidir yoksa doğrunun ta kendisi mi?...
Yoksa sessizliği anlamaya çaba sarf etmeyen boş ve bir o kadar da sevgisiz bakışları mı sessizliğin anlamını yitirilmesine neden olan … Anlamayan mı anlatamayan mı sessizliğe yüklenen anlamı anlamsızlaştıran…
Sessiz kalabilmek zaman zaman ne kadar güzelse, sesini haykırabilmekte o denli önemli insan için.. Seçilen yol aslında hep haykırmak olsa da sessizlikte ki anlamı sezebilmek çok daha zor. İnsanların sabırsızlığından mı yoksa haykırabilme özgürlüğünü yaşamak istemesinden mi bilinmez ama hep haykırabilmeyi ve sesli olarak derdini anlatabilmeyi yeğlerler.
Evet sessizlikteki yürek sesi ne kadar anlamlıysa, Sesli söylenen düşüncelerin anlamı da o denli büyük . Büyük ama yürekten gelen ses sevgiyi anlatıyorsa, yürekten gelen ses sevdadan dem vuruyorsa, yürekten gelen ses tıpkı gece denizdeki yakamozlar gibi içine yansıyorsa, yürekten gelen ses incitmeye kıyamadığın bir çiçeğin üzerindeki çiğ damlası gibi içini ısıtıyorsa….fakat ya karşı yürekten çıkan ses acıtıyorsa içini, yaralıyorsa, iz bırakıyorsa…
“ yaaa insanlar her zaman iyi değil bu çıkan kötü seslere ses çıkarmalı, söylenmeli, haykırmalı” dediğinizi duyar gibiyim. O zaman kötünün iyinin ve içimizden gelen seslerin de ayırdımına vararak ve bunu içimizde tartarak doğru ve iyi bir şekilde anlatmalı ve belki de bunu haykırmadan önce düşünmeli...
İnsanlar arası iletişimsizlik, aile içindeki iletişimsizlik, dost, arkadaş arasındaki iletişimsizlik günümüzde çok yaşanıyorsa dahi sese verilmiş sevgi, sese verilmiş yürek, sese verilmiş düzey,sese verilmiş incelik, sese verilmiş anlam bu iletişimsizlikleri giderme adına belki de bir yöntem. Ya da olmalı…Tıpkı sessizlikteki bakışlarımıza yüklediğimiz anlam gibi...
Trabzon’da yaşayan sıkı bir okuyucumuz, dostum ve her olayda buzağısını hep yanında taşıyan sayın Ali bey ; Şemdinli olaylarındaki provokatörlerin bu kadar acemi davranmalarını asla anlamıyor ve hala çıkan seslerdeki çelişki ile sessiz olmaktaki anlamsızlığı çözmek için buzağısını yanından hiç ayırmıyor.:)))) (Merzifon’dan selamlar…Kolay gelsin)
 


Hayat....

(20.12.2005)

Hayat akıl, akıl erdirilemeyen…
Hayat şiir, zamandan çalıntı…
Hayat çiçek,renk renk…
Hayat gelin kınası, masum…
Hayat gün, güneş yüzde açan…
Hayat yüzdeki tebessüm, güldürene dair…
Hayat akan gözyaşı, acı,tatlı,sevecen…
Hayat koku, nefes kesercesine…
Hayat aşk, acı,tatlı, tutkulu…
Hayat acı, çeken çekene…
Hayat sevda,ölesiye…
Hayat göz, görebilenlere…
Hayat eşitlik, asla dengesini bulamayan…
Hayat içinin acıması, bilemediklerine,çözemediklerine…
Hayat direnmek, kötü olduğunu bile bile…
Hayat uçurtma, rüzgarın savurduğu yönde…
Hayat gemi, zaman zaman dümeni elinde…
Hayat ekmek, paylaşımcı,sıcak…
Hayat ırmak,akarken yatağını bulan…
Hayat canan, yüreğinde saklı olan…
Hayat tecrübe, yaşanarak öğrenilen…
Hayat oyun, provası asla yapılmayan…
Hayat santranç, bazen şah, bazen mat…
Hayat kahkaha, katılırcasına...
Hayat zaman, değeri geçince anlaşılan…
Hayat görmek, bakınca anlam ifade edene…
Hayat rüzgar, esmesini bilene…
Hayat mücadele, uğrunda bir ömür heba edilen…
Hayat yetinmek, az ekmek,az aşla….
Hayat özgürlük,var ya da yok olan…
Hayat okul, kalınan,geçilen ama deneyimlerle dolu…
Hayat çocuk, anne ya da baba dedirten…
Hayat son, başı hatırlanmayan…
Hayat aile, onlarsız anlamsızlaşan…
Hayat çaba, dikenli, engelli ve zor…
Hayat gökkuşağı, ebruli ama ayrışık renkte…
Hayat orman, birlikte yaşamayı anlatan
Hayat roman, ağır,aksak,acı,tatlı,engebeli…
Hayat anlamak, akıl ve yürekte..
Hayat somurtmak, gözdeki gülüşe inat…
Hayat film,uzun metrajlı sandığımız…
Hayat çelişki, bir türlü akıl erdirilemeyen..
Hayat görüş, sağlı sollu, ortalı, yollu…
Hayat fikir, başarıya taşıyan…
Hayat çılgın, olmak istediğimizce…
Hayat tarz, çeşit çeşit,desen desen
VE HAYAT UMUT, HİÇ TÜKETMEDİĞİMİZ İÇİMİZDE…
AMA HERŞEYİN BAŞI SİZSİNİZ….
YANİ YA ÜMİTSİZSİNİZ, YA DA ÜMİT SİZSİNİZ.
YA ÇARESİZSİNİZ. YA DA ÇARE SİZSİNİZ…
 



YETKİSİZLİK Mİ? İLGİSİZLİK Mİ?
 

  Bölgemizde son günlerde yaşanan Kongo hastalığının ilçemizdeki etkilerini araştırmak ve bu konu hakkında yapılan çalışmaları öğrenmek, kamu oyunu bilgilendirmek amacıyla Merzifon İlçe Tarım'daydık.
İlçe Tarım Müdürümüz ne yazık ki izinde olduğu için bu konu hakkında İlçe Tarım Müdürü vekilinden bilgi alamadık. Hayır, bilgi alamadık da, Müdürümüze vekalet eden arkadaşımızın umarsız tavırları doğrusu bir gazeteci olarak bizleri çok üzdü.
Şunu hiçbir zaman anlayamadım vesselam. Bir kurumun yaptığı çalışmalarla ilgili bilgi başka hangi kurumdan alınabilir ki? Yani Kongo hastalığının köylerde yapılan çalışması ile ilgili bilgiyi İlçe tarım Müdürlüğümüzden değil de başka nerden alabilirdik. “Başvurduğumuz arkadaşımızın biz bu konu hakkında bilgi veremeyiz” şeklindeki söylemi karşısında bir gazeteci olarak gerekli açıklamayı yapmamıza rağmen konuyla ilgili hala ısrarlı olması ve bilgi vermeme gibi bir tavır sergilemesi doğrusu çok ilginç. Üstüne üstlük şu anda bölgemizde yaşanan ve insan sağlığını tehdit eden bir konu hakkında.
Biz toplumsal bir görev yapıyoruz ve her konuda halkımızı bilgilendirmek durumundayız. Konuyla ilgili kurumun ya da idari amirin bilgi vermesi kadar doğal bir şey var mı sizce? Eğer bu konuda devlet memurluğu öne sürülüyorsa 45 bin nüfuslu bir ilçeyi ilgilendiren bu sorun hakkında açıklama yetkisini gerekli mercilerden almak o kadar mı zor? Bu bilgilendirmeme olayı ilgisizlikten mi yoksa yetkisizlikten mi kaynaklanıyor merak ediyorum doğrusu... Kongo hastalığıyla ilgili bölgemizde yapılan çalışmalarla ilgili kimden bilgi alabiliriz. Söyler misiniz? Ben doğrusu konuyla ilgili bilgisi olmadığını ve bu konu hakkında bir çalışma yapılmadığı kanısına varıyorum buradan.
Merzifon İlçe Tarım yetkililerinden hiç bir bilgi almadan eli boş bir şekilde döndüğümde Gümüşhacıköy İlçe Tarım Müdürlüğü ile görüşmeyi düşündüm.
Ne tesadüf ki Gümüşhacıköy İlçe Tarım Müdürümüzün de izinde olmasına rağmen yerine bakan arkadaşımızın bu konu hakkında soruyu sorar sormaz konuyu anlatmaya başlaması ise insana “işte bu” dedirtti. Hatta soruma o kadar detaylı ve ilgili bir şekilde bilgi verdi ki , Sonuç ; bana istendiğinde yetki dahilinde bilgi verilebileceğini kanıtladı. Gümüşhacıköy İlçe Tarım’ının telefonla verdiği bilgiler konuyla ne kadar ilgili olduklarının göstergesiydi. Yani işin uzmanları işine hakimdi ve Gümüşhacıköy İlçe Tarım'da yapılan çalışmalardan haberdardı.Halkımızı yakından ilgilendiren ve özellikle de sağlığımızla ilgili olan bu konu hakkında ne yazık ki ilçemizde bulunan kurumdan bilgi alamamanın üzüntüsünü duymadım desem yalan olur.
Dilerim bundan sonra kendi yaşadığımız kentin sorunlarıyla ilgili müraacat ettiğimiz kurumlardan yapılan çalışmalarla ilgili bilgi alma şansımız olur....
Takdir edersiniz ki biz basın mensuplarının görevi toplumu ilgilendiren konularda yine toplumu bilgilendirmektir....
 

 

 

ARŞİV

*BAYRAMOĞLU’NA SELAMLAR….

* Yeşil deyince...

*KEŞKE Mİ? İYİ Kİ Mİ?

*ÇOK ERKENDİ BABA…

*BAKMAK VE GÖRMEK...

*KÜÇÜK MUTLULUKLAR

*NECİP FAZIL VE NAZIM’IN TORUNLARI

*3.Dalya

* Siyah Duvar